Site Rengi

DOLAR 5,6851
EURO 6,2939
ALTIN 272,1
BIST 103.072
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Eskişehir 25°C
Parçalı Bulutlu

‘Teknolojik Açıklarımızdan Kurtulmak Zorundayız’

15.08.2019
53
A+
A-

Dokuzeylül Üniversite’si İktisat Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Recep Kök Osman Gazi Üniversitesi Fazıl Tekin konferans Salonu'nda, ardından Türk Ocağı konferans salonunda verdiği konferanslarında, “İlerlemeci Kalkınma Stratejisinde Entelektüel, Kurumsal ve Teknolojik Açık” başlıklı bir konuşma yaptı.
Ülke olarak refah seviyemizi daha da arttırmak mümkün dedi ve bunun gerekleri üzerine çarpıcı açıklamalar yaptı.
Konuşmasına başlamadan önce dâvetlerinden dolayı Üniversite yetkilileri ile Hukuk ve Erdem Topluluğu Üyelerine; aynı günün akşamı da Eskişehir Türk Ocakları Şubesi yöneticilerine teşekkür eden Prof. Kök, son yıllarda en çok tartışılan Türkiye’nin kalkınma deneyimi hakkında çarpıcı açıklamalarda bulundu ve özetle şunları söyledi:
Öncelikle “Türkiye’de emek verimliliği ve Net Sermaye Stoku getirisi açısından uluslar arası istatistiklerine dayalı veri tabanı üzerinden onar yıllık aralıklarla bir değerlendirme yapabiliriz. İlk tespitlerimize göre, ortalama 50 yıllık reel büyüme hızının yüzde 4.44 düzeylerinde durağan bir sürece kilitlendiğini, özellikle dünya ekonomisinin genişlediği, sermaye hareketlerinin hızlandığı 2005-2015 döneminde ortalama 6.5 düzeyine ulaşan büyümenin de genel bileşenleri yönüyle talep yönlü; yani hizmet sektörü ve altyapı harcamalarından kaynaklanan “köpürtülmüş büyüme” ile açıklanması gerektiğine vurgu yapmalıyız. Son 30 yıl içinde gelişmiş ülkelerde, özellikle Avrupa örneğinde emeğin milli gelir içerisindeki payı yüzde 55-65 arasında seyrederken, Türkiye yüzde 45-50 bandındadır. Asıl olan Emek verimliliğiyle sermayenin getirisi arasında da bir ilişki kurmak lazımdır. 2010 yılından 2016 yılına kadar bakacak olursak Avrupa ölçeğinde sermayenin yolluk ortalama getirisi yüzde 101 ile109 arasındadır. Yine Avrupa da finans sisteminin getirisi (2012-2013 Avrupa krizi hariç) buna paralel bir durum gösterirken; Türkiye’de sermaye getirisinin 100 tabanına göre %87’den %38’lere gerilemesi, hatta bir projeksiyona göre 2020’de yüzde 25’lere kadar düşme öngörüsü kaynak kullanımının verimliliği açısından 2- 3 geride olduğumuzu gösterir. zira imalat Sanayimizin Milli gelir içindeki payının günümüz itibariyle yüzde 15’lere düştüğünü de bilirsek, ekonomi otoritelerinin dikkat kesilmesini gerektiren bir sonuçla karşılaşırız. Net sermaye stokunun getirisindeki bu oransal hızlı azalma ve reel sermaye stokundaki erimeyi ve rekabetçi olmayan bir ekonomi konumunu çağrıştırır. Bu tablo ile dış borç anapara ve faiz ödemelerine yönelik maliyetler birleştirildiğinde gelecek adına sürdürülemez bir ekonomi tablosu doğuyor diyebiliriz. Elbette içimizde gizli bahadırlarımız olan girişimcilerimiz, sanayicilerimiz, ihracat potansiyelini kullanmakta ve dış dünya konjonktüründen ekonomimiz adına yeni fırsat doğurmaktadır. Elbette bu zor dönemlerde nitelikli sermaye dönüşümünü ve teknoloji transferini sağlayan; kısmi düzeyde AR-Ge maliyetlerine katlanarak ülkenin kitlesel verimlilik açığını kapatma yolunda uğraşı veren iş adamlarımız vardır. Yine hizmet sektörünün konjonktürel avantajlarıyla ekonomi yaratan önemli kesimlerin ve politika üretme arayışlarının hakkını da teslim etmek gerekir. İktisat bilimin diliyle söylersek, finans sektörünün getirisi ile reel sektörün getirisi arasında paralellik sağlanmadan; arz yönlü çarpan mekanizmasıyla işleyen bir katma değer süreci yaratmadan, küresel sistemin içine çektiği döviz sarmalı, faiz yükü ve kaçınılmaz olan enflasyonla mücadele edilemez. Böylece Türkiye ekonomisi sürdürülebilir bir büyüme, geniş anlamda ilerlemeci kalkınma konumuna yükselemez. Halbuki ki, Dünya Devletleri Arasında “Oyun Kurucu Devlet” Olmak ve Bunu Sürdürülebilir KılmakZarurettir.
Bundan sonra Prof. Kök, kendisinin “üçüz açık” olarak ortaya koyduğu, gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasındaki “Entelektüel, Kurumsal ve Teknolojik Açık”lar üzerinde durdu ve bizim de bu açıklardan kurtulmak zorunda olduğumuza vurgu yaptı. Eğer Türkiye üçüz açıktan kurtulabilirse, biz de Dünya Devletleri arasında “oyun kurucu devlet” olabilir ve bunu da sürdürülebilir ve kapsayıcı büyüme standardına yükselebiliriz. Hiç unutmayalım ki bugünün dünyasında “oyunu kim kurarsa o yönetir ve kim yönetirse de o kazanır” diyerek şöyle devam etti:
Bu temel açıklar, kendilerini meydana getiren temel bileşenler yönüyle analiz edilmelidir. Kendi çalışmamızın bulgularına göre her ülkede bu açıklar ne kadar azaltılabiliyorsa ekonomide verimlilik artışı o kadar artmakta; aksine açıklar ne kadar da giderek artıyorsa verimlilik azalmakta ve ekonomiler rekabetçi ekonomi olma özelliğini yitirmektedir. Nitekim çoğu iktisatçılar bir sonuç olan “açıklar” analizini, “Bütçe, Tasarruf ve Câri Açıklar” üzerinden ortaya koyar. Çoğu zaman Kitleler de bu kavramlar üzerinden ekonomiyi tartışır. İktisadi ajanlar, yani ekonominin kaybedenleri ve kazananları ise bu tartışmaları referans alır. Kimine göre oldukça aydınlık, kimine göre karanlık tablolar çizilir. Günümüzde ortaya çıkan kaotik tablolar, hem üretici hem de tüketici kitleleri o derece rahatsız etmektedir ki; “üretim-tüketim dengesi” gerçek mecrasından uzaklaşmaktadır. Dolayısıyla dengesizlik ve psikolojik algı yönetimi, ekonomi otoritelerini de sağlıklı karar almaktan geri koyabilir. Bize göre, iktisat temelli bu açıklar gelişmekte olan ülkelerin hepsinde derece farkları ile mevcuttur. Gelişmiş Dünya ülkelerinin “kurduğu” ve “kurguladığı sömürgeleştirme modelleri”, “geri” kalan dünyayı “işçileştirme modelleri” sayesinde fakirleşen kitlelerin önce menkullerinden, ardından gayrimenkullerinden vazgeçmelerine yol açtıkları gibi; benzer şekilde gelişmekte olan ülkeler de önce menkul, ardından KİT benzeri gayrimenkul stoklarından vazgeçerek ortaya çıkan açıkların bedellerini ödemektedirler. Vaktiyle İngiltere ve Almanya gibi bir çok ülke de da KİT’lerini özelleştirdiler, ama onlar bu satışlardan elde ettikleri gelirlerle ekonomik dönüşümü sağadılar. Türkiye ve benzeri ülkeler gibi ağırlıklı olarak bütçe açıklarını kapatmada kullanmak yerine, katma değeri yüksek teknoloji yaratmada kullandılar. Kabul edelim ki bu temel meseleler ile baş etme kapasitesi, esasta bu konferansın da ana konusu olan “Entelektüel, Kurumsal ve Teknolojik Açık”ların nasıl ortadan kaldırılabileceğine yönelik bir tarih düşme çabasıdır.
Bir Seferberlik Ruhuyla “Sosyal Sermaye” Varlığımızı Yeniden Harekete Geçirebilmeliyiz:
Konuşmasında “Elektronik Çağ ve Yapay Zekâ” uygulamalarından örnekler sunan Kök, genç nüfus potansiyelimizi hatırlatarak; evrensel bilgiye egemen beyin gücümüzün dünyayı doğru okuma sorumluluğunu yerine getirebilmesi için öncelikli görev; Ülkenin yetenek kapasitesine sahip çıkmaktır. Bugün dünyada 119 ülke içinde Türkiye’nin yetenekli insan gücüne sahip çıkma indeksinin 69.'ncu sırada olmasını akademik sorumluluk duyan otorite güçlerinden tutun, devleti yöneten iktidar gücüne kadar hepimiz derin derin düşünmeliyiz.
O halde Türk milleti’nin tarihsel süreç de yarım kalmış medeniyet tasavvurumuz”u yeniden ihya etme iddiası bir iradeye dönüşecekse izlenecek yöntem ve yol bellidir:
Özetle, sosyo-psiko-politik ve teknolojik açıkları OECD örnekleminden ele aldığı indeks verilerini işleyerek ve örneklendirerek ortaya koyan Kök, bu açıklarla hangi düzeyde baş edilirse, her yerde olan, zamanla da sürdürülemez hale gelen “câri açık”la da, tasarruf açığı ile de baş edilir; üstelik kalkınma olgusu arzu edilen ilerlemeci bir stratejiye dönüştürülür. Bu durum en başta politika tercihinden bağımsız olmamakla birlikte en temel önceliğimiz seferberlik ruhuyla “sosyal sermaye” varlığımızı yeniden harekete geçirebilmektir. Nitekim kaynakların doğru yerde ve doğru zamanda kullanımı, kaçınılmaz bir şekilde yeniden sanayileşmemize ilâve bir ivme kazandıracaktır. Dolayısıyla “bilgi ve teknoloji odaklı” yönetim felsefesi ve kaynak tahsisini kalkınma sürecine uyarlama kapasitesi, dünyanın gidişatından sorumlu her aydının işidir ve kurumsal ölçekte yönetim kalitesiyle de bire bir ilişkilidir, sözleriyle dikkat çekti.
Ülkelerdeki kurumsal açığın verimlilik üzerindeki etkisinin çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Kök, konuşmasını özetle şöyle bağladı:
“Kurumsallaşmayı sağlamış bir ülke”nin değer yaratma gücüyle “patinaj yapan” bir ülkenin değer yaratma gücü mukayese edilemez. Gelişmişliği temsil eden Dünya ülkelerindeki bilimin bilgiye ve teknolojiye dönüşme hızındaki değişme ile Türkiye’deki bilimin bilgi ve teknolojiye dönüşme kapasitesindeki yetersizlik, konferansta vurgu yapılan her bir açığın ana kaynağıdır. Ama bu milletin Türk cihan hâkimiyetine kendisini adamış bir millet olduğunu hatırlattı. özetle de büyük Atatürk’ün önderliğinde esaret zincirini kırdığımız gibi; onun ifadesiyle asıl bağımsızlığımızın iktisadiyatla teminat alınacağına inanmak zorundayız. Büyük Türkiye’nin potansiyelleri şüphesiz buna müsaittir.

Soru ve cevapların ardından Şube Başkanı Prof. Dr. Nedim Ünal tarafından Prof. Dr. Recep Kök’e hediyeleri takdim edildi.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.