AK Parti’nin 24 yıllık iktidar hikâyesi, saray koridorlarında değil; mahalle aralarında başladı.
O hikâyeyi yazanlar; televizyon ekranlarında bilgiçlikle ahkâm kesenler değil, gece yarısı davaya inanmış afiş asan çocuklardı.
O zamanlar henüz bıyıkları bile terlememişlerdi.
Sandık başında sabahlayanlar…
Mahalle mahalle dolaşıp “Reis kazanacak” diye kapı çalanlar…
Yağmur altında seçim arabasının peşinden koşanlar…
Bir avuç idealist insan davaya inanmışlardı. Yolları belliydi. Adalet, yoksulluk ve yolsuzluklarla mücadele edilecekti.
Bu dava insanları 2002’de AK PARTİ'Yİ iktidara taşıdı.
Davanın meşalesini taşıyan bu inançlı ve imanlı dava insanlarıydı.
Davanın ana omurgasında adaylar kesinlikle istişare ile belirlenecekti.
İlk sınavı 3 kasım 2002’ deki seçimleriydi..
Dava insanları inandıkları için mahalle temsilcilerinden başlamak üzere çok geniş bir anlamda temayül yoklaması yapıldı..
Peki ne oldu bu yoklama sonuçları?..
İstişare sonucunda oluşan listelerle yapılan temayül yoklamasında oy kullananlar bu listeye inanmışlardı.
Oy kullandılar. İradelerini beyan ettiler.
Hadi ilk sırada yer alan Osman Yüksel’den başlayalım.
Peki, ilk altıda yer alan isimler Milletvekili aday listesinde yer almadılar. AK Parti'’ ye inananlar büyük bir hayal kırıklığı yaşadılar.
İşte ilk sınavında genel merkez iyi bir sınav verememişti.
Davaya inanlar AK Parti'’ yi sırtlarında taşıdılar.
Nereye kadar?
Recep Tayyip Erdoğan, 2017’de çıkıp “metal yorgunluğu” dediğinde, taban şunu sandı:
Dava insanları şöyle düşündü. Demek ki “sesimizi duydu…”
Yanılmışlardı.
Meğer metal yorgunluğuymuş?
Metal pas tutuyormuş.
Ogün bugün “dava” ileri demokrasi kavşaklarda sürekli yol değiştirmeye başladı..
Davanın mihenk taşı olan “ oligarşik bürokratik düzene” başkaldırı iken bu gün bürokratik oligarşinin yapı mekanizmaları siyaseti yönetmeye başlamıştı bile.
Gelinen noktada milletle kucaklaşan parti milletle kucaklaşan parti yapısı her geçen gün milletten uzaklaşarak bürokratik yapının acentesi haline dönüştü.
Çünkü bugün geldiğimiz yerde teşkilatlar fikir üreten değil, talimat bekleyen yapılara dönüştü.
Eskiden mahalle teşkilatları vardı…
Şimdi WhatsApp talimat grupları var.
Eskiden dava anlatılırdı…
Şimdi Excel listesi gönderiliyor.
Eskiden siyaset vardı…
Şimdi organizasyon şeması…
31 Mart 2024 bunun patlama noktası oldu.
İstanbul gitti…
Ankara gitti…
Bursa gitti..
Say say bitemez.
İzmir zaten çoktan gitmişti…
Ama asıl kaybedilen şehirler değildi.
Asıl kaybedilen şey, tabanın heyecanıydı. Kaybedilen inançlardı, Dava’nın kendisiydi..
Çünkü insanlar ilk kez şunu söyledi:
“Bize rağmen siyaset yapıyorsunuz.”
Parti yönetimleri hâlâ meseleyi aday hatası sanıyor.
Hayır efendiler! Hayır… Mesele aday değil.
Mesele, siyasetin tepeden inme bir memuriyet sistemine dönüşmesidir.
Bakın ibretliktir…
Bir ilçede 15 yıl teşkilat için çalışan adam, partinin bütün yükünü taşıyor. Üye yapıyor, seçim çalışması yürütüyor, kavga ediyor, küfür yiyor, sandık koruyor…
Sonra kongre geliyor.
Ne oluyor?
Ankara’dan bir liste iniyor.
Teşkilat mensubu öğreniyor ki aday çoktan belirlenmiş.
Ee kongre niye yapıldı o zaman?
Sahneye çıkıp eller havada Fotoğraf çekilmek için mi?
Bugün Türkiye’de birçok partide “delege sistemi” dedikleri şeyin adı aslında şudur:
Kontrollü sadakat mekanizması.
600 delegenin 600’ü aynı yere bakıyorsa, orada demokrasi değil; hizaya geçme töreni vardır.
Kayıtsız şartsız “biat” vardır.
Sözde “temayül yoklaması” yapılıyor.
Adı temayül…
Kendi gölgesi bile sonucu etkileyemiyor.
Başka bir mahallede de sözde “ön seçim” deniliyor. Sonuç alavere dalavere..
Vesayet merkezi ne yazıyorsa listelere onlar bir şeyler oluyor.
Adına da parti içi demokrasi veya ileri demokrasi, katılımcı demokrasi diyorlar.
Bunları pekiştirmek içinde süslü, püslü laflar ediyorlar..
Hani bir deyim var, davul tozu ,minare gölgesi misali..
Kimi kandırıyorsunuz?
Türkiye’de genel başkanlar artık parti yönetmiyor; küçük çaplı derebeylik işletiyor.
Kendilerine havari seçiyorlar.
İtaat eden yükseliyor.
Soru soranı da “uyumsuz” ilan ediliyor.
Üstelik bu sadece muhafazakâr siyasette değil.
Sosyal demokrat geçinenlerde de aynı…
Halkçı geçinenlerde aynı.
Milliyetçi geçinenlerde de aynı…
En devrimci sloganı atanlarda da aynı…
Ağızlarda demokrasi, içeride oligarşi…
Çünkü düzenin sahipleri değişiyor ama düzen değişmiyor.
Kimse bu bozuk çarkı kırmak istemiyor.
Neden istesinler?
Müesses nizamın nimetlerinden faydalananlar, o nizamı niye bozsun?
Türkiye’de sağ-sol tartışması yıllardır bir ortaoyununa döndü.
Rahmetli Cemil Meriç boşuna demedi:
“Bu ülkede sağcı-solcu yok; namuslular ve namussuzlar var.”
Bugün dönüp memlekete bakıyorsunuz…
Sağcısı da aynı koltuğa yapışmış.
Solcusu da aynı makam arabasına binmiş.
Biri “dava” diyor,
öteki “halk” diyor…
Ama ikisinin de gözü ihale listesinde.
Sonra dönüp “taban” diyorlar.
Hangi taban?
Gazete okumayan…
Siyaseti üç reels videosundan öğrenen…
Ekranlarda bağıran çakma ulemayı “kanaat önderi” sanan bir toplum mühendisliğiyle mi demokrasi kurulacak?
Meydanlarda, salonlarda konuşmakla dava demokrasi olmuyor.
20 yıl boyunca “ileri demokrasi” dediler.
Avrupa Birliği normları dediler.
Özgürlük dediler.
Milli irade dediler.
Şimdi millet sandığın kendisine hasret kalacak diye korkuyor.
Bu gidişle seçim sandığını unutup pazardaki limon sandıklarına nostalji yapacağız.
Çünkü mesele artık sağ-sol meselesi değil.
Mesele, memlekette samimiyet kalıp kalmadığı meselesi.
Ne sağı kaldı bu işin…
Ne solu…
Ne tabanı kaldı…
Ne umudu…
Onlar biraz Ecevit’in kasketinde, biraz eski meydanların tozunda kaldı.
Geriye ise dev ekranlarda bağıran adamlar, birbirine benzeyen genel başkanlar ve alkış sırasını bekleyen delegelere kaldı.
Buda olmazsa tilki rolünde but-lanı yiyenler kaldı.. Diğerlerde A portta bekliyor..
Memleket hizmet siyaseti üretmi
yor artık.
Abra kadabra yönetiminde Yurttan sesler korosundaki “ileri demokrasi” palavra şarkıları dinliyor.