15 Ocak 2024…
Yer; Eskişehir CHP İl Binası…
Toplantı salonunda aday tanıtımları yapılıyor.
Ve Yılmaz Hoca kürsüde şu sözleri söylüyor:
“CHP’liler bir araya geldikleri zaman hepsi çok iyi ahbap… Hepsi Atatürk idealleri, partinin seçimlerde kazanması için yapılacak işleri konuşurlar. Fakat iki kişi yan yana gelince gidenlerin dedikodusunu yaparlar. Gördüm ki geçimsizlik, anlaşmazlık, kıskançlıklar, iftiralar, herkes birbirinin ayağının altına karpuz kabuğu koyma gibi eğilimler içerisinde. Ve hâlâ da bugünkü siyasette biraz daha bozulmuş vaziyette. CHP’nin büyük hastalıklarından biri, adeta bir virüs, mikrop gibi siyasetle uğraşan insanlar arasında ne yazık ki var. Bunu cesaretle hiç çekinmeden söylüyorum.”
Bakın…
Hoca doğru söylüyor.
Hem de yılların birikimiyle söylüyor.
Ama insanın asıl dikkatini çeken başka bir şey var:
Bu kadar açık bir gerçeği söylemek için bile “cesaret” gerektiğini ifade ediyor.
Peki o zaman 38. Kurultayda sen ve birkaç Eskişehirli Ahmet Ataç’ da dahil değişimin listesine değil de, statükonun listesini temsil eden Kılıçdaroğlu için neden kulis yaptınız?
Çıkar yani bireysel menfaat kavgası değil mi?
Demek ki mesele yalnızca siyasi çekişme değil koltuk kavgası imiş..O zaman yapılan doğru eleştiriler havada kalıyor, anlamını yitiriyor..
Omurgalı duruş nerede?
Hepsi palavra..
Partinin içine yerleşmiş bir hastalık hali…İlk önce partiyi çıkarları için kullanan insanlardan arınması lazım CHP’ nin..ama bu Kılıçdaroğlu gibi BOP projesinin ve Sorsozcu olan kalıntılarla olmaz..
Bugün yaşananlara bakınca o sözlerin ne kadar doğru olduğu daha net görülüyor.
CHP yine kendi içinde bir dejavu yaşıyor.
30 Haziran’daki kurultay davası konuşuluyor.
“Mutlak butlan” tartışılıyor.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Partiyi kayyıma mı bırakayım?” diyerek görevi kabul edeceği iddiaları gündemde.
CHP içinden itirazlar yükselirken, Yılmaz Büyükerşen de sosyal medya hesabından çok sert bir açıklama yaptı:
“Son CHP Kurultayına kadarki hizmetleri dolayısıyla kendisine vefa duygularıyla dolu hislere sahip olduğumuz Kemal Kılıçdaroğlu’nun son günlerdeki tutumu, kendisinin siyasi hırslarının maalesef aklının çok üstünde olduğu gerçeğini çok geç de olsa ortaya koymuştur. Bu gerçek, Atatürk’ün kurduğu CHP’nin ruhuna ve prensiplerine tamamen aykırıdır. Esefle kınıyorum.”
Hatırlatayım dedim…
Şimdi ortada bir hukuk kaosu var mı?
Var.
Peki bunun tamamen hukuki bir süreç olduğuna inanan var mı?
Yok.
Çünkü ortadaki tablo ne demokrasiyle, ne hukuk devletiyle, ne siyasi partiler hukukuyla açıklanabiliyor.
Bir tarafta mahkeme kararları…
Öte tarafta siyasi hesaplar…
Ama mesele yalnız Ankara’daki koltuk kavgası değil.
İnsan şimdi ister istemez şunu da soruyor:
Kemal Kılıçdaroğlu, Eskişehir’in anahtarını Yılmaz Büyükerşen’e teslim ettiğini ne çabuk unuttu?
O dönemde kifayetsiz belediye başkan adaylarını kim belirledi?
Meclis üyeleri hangi anlayışla yazıldı?
Kimler hangi sadakat ilişkileriyle yukarı taşındı?
Yıllarca yapılan imar planı değişiklikleri neden hep tartışıldı?
Belediye kaynaklarıyla yapılan organizasyonların hesabı neden açık şekilde verilmedi?
Hani CHP şeffaftı?
Hani hesap veriyordu?
Ne zaman tam anlamıyla hesap verdiniz?
Bugün belediyelerde ortaya saçılan iddialar karşısında hâlâ suskunluk varsa, insanlar da doğal olarak şunu düşünüyor:
Demek ki mesele ilke değilmiş…
Mesele güçmüş.
Tepebaşı’nı çamur götürüyor.
İnsanlar bunu görüyor.
Ama buna rağmen hâlâ hiçbir şey olmamış gibi davranılıyor.
Sanki halkın aklıyla alay edilir gibi…
Bir tarafta Atatürk rozeti, öte tarafta rant iddiaları…
Bir tarafta halkçılık söylemi, öte tarafta koltuk hesapları…
İşte insanların öfkelendiği nokta tam da burası.
Çünkü artık toplum şunu düşünüyor:
Bazıları Atatürk rozetini gerçekten inandığı için değil, makamda kalabilmek için takıyor.
CHP MATİK bir siyaset anlayışı oluşmuş durumda.
Kim gelirse gelsin aynı ezber, aynı söylem, aynı düzen…
Eleştiren düşman ilan ediliyor.
Sorgulayan dışlanıyor.
Sadakat, liyakatin önüne geçiyor.
Siyaset alanı, ayakların baş olduğu bir kümelenmenin eline bırakılmış durumda.
Peki, bu yapı nasıl düzelecek?
Önce samimiyet olacak.
Önce dürüstlük olacak.
Önce halkın karşısına çıkıp açık açık şunu söyleyebilecekler:
“Evet…
Biz sizi kandırdık.
Şeffaflık dedik ama hesap vermedik.
Liyakat dedik ama kendi çevremizi koruduk.
Değişim dedik ama düzeni değiştirmedik.”
İşte o gün belki insanlar yeniden inanır.
Yoksa bu kavga ne Atatürk kavga
sıdır, ne demokrasi kavgasıdır…
Bu; koltuk, hizip ve çıkar kavgasıdır.