Devletin Egemenliği ve Gri Alanların TasfiyesiTürkiye Cumhuriyeti, tarihi boyunca ne zaman kendi eksenini inşa etmeye, savunma sanayisinden dış politikaya kadar tam bağımsız ve milli bir çizgiye yönelmeye kalksa, karşısında hep aynı yapısal direnç noktalarını bulmuştur: Devlet içinde devlet, otorite içinde alternatif otorite olmaya yeltenen, omurgasını milli aidiyete değil, küresel ağlara ve kontrolsüz finansal güce dayayan kapalı yapılar. Bugün Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı koordinasyonunda Süleymancılar yapılanmasına yönelik gerçekleştirilen geniş kapsamlı operasyon, tam da bu perspektiften okunmalıdır. Bu hamle, sadece mali bir suç soruşturması değil, Türk Devleti’nin bağımsızlaşma, millileşme ve kendi egemenlik alanını tahkim etme iradesinin çok net bir parçasıdır.Yıllarca din eğitimi, yurt faaliyetleri ve hayır hasenat örtüsünün arkasına gizlenen bu yapı, zamanla kendi iç hukuku, kendi tecrit mekanizmaları ve kontrolsüz ekonomik gücü olan kapalı bir örgüte/topluluğa dönüşmüştür. Parayı, mülkü ve zenginleri merkeze alan, holdingleşen ve holdingleştikçe asıl gayesinden kopan bu elitist elitizm, kamunun denetim mekanizmalarını hep bir tehdit olarak görmüştür. Dahası, üzerinde yaşadıkları, ekmeğini yedikleri ve güvenliğinden istifade ettikleri bu ülkeyi, bu devleti adeta bir "darül harp" olarak nitelendirecek kadar derin bir yabancılaşma içine düşmüşlerdir. Bu zihniyetin en somut ve tehlikeli yansıması ise, devletin camilerini reddetmek, diyanetin ve devletin tayin ettiği imamların arkasında namaz kılmaktan imtina etmektir. Kendi gettolarını, kendi mescitlerini ve kendi paralel dinsel otoritelerini kuranlar, aslında devletin egemenlik hakkına örtülü bir meydan okuma içerisindedirler.Bu yapının iç işleyişine baktığımızda, rasyonaliteden ve İslam’ın özünden uzak, adeta orta çağ engizisyon mahkemelerini andıran aforoz mekanizmalarıyla karşılaşıyoruz. En ufak bir sorgulamada, eleştiride ya da hiyerarşiye itaatsizlikte insanlar cemaatten dışlanmakta, "yasaklı" ve "münafık" ilan edilerek sosyal ve ticari hayatları bitirilmektedir. Koşulsuz itaat ve mutlak biat üzerine kurulan bu hiyerarşik piramit, bireyin iradesini yok ettiği gibi, kolektif bir tehdit odağı haline gelme potansiyelini de içinde barındırmaktadır. Nitekim Fatih Denizolgun’un son dönemde dile getirdiği çarpıcı cinayet iddiaları ve yapının bir suç/terör örgütü gibi çalıştığına yönelik ağır ithamları, buz dağının görünmeyen yüzüne dair çok ciddi işaretler sunmuştur. Masum dindar vatandaşlarımızın halisane duygularını istismar eden bu oligarşik liderlik kadrosunun, perde arkasında hangi karanlık dehlizlere saptığı artık yargının ve devletin masasındadır.Türkiye, geçmişte paralel devlet yapılanmalarının bu ülkeye ne kadar büyük maliyetler ödettiğini acı tecrübelerle görmüştür. Hiçbir egemen devlet, kendi sınırları içinde denetlenemeyen, 100 milyar lirayı aşan finansal hareketleri yurt dışına, özellikle de Batı merkezlerine kaçıran, kendi yargısal tecrit sistemini uygulayan yapılara sonsuza kadar göz yumamaz. Bu operasyon, sömürge tipi cemaatçiliğin, uluslararası operasyon aparatlarının ve "din" maskeli holdingleşmenin miyadının dolduğunu göstermektedir. Türk Devleti, egemenliğin tek bir ortağı olduğunu, o ortağın da yalnızca ve yalnızca Türk Milleti olduğunu bu operasyonla bir kez daha ilan etmiştir. Milli ve bağımsız bir Türkiye ideali, tüm paralel otoritelerin, gizli ajandaların ve kapalı şebekelerin tasfiyesinden geçmektedir.