Gerçek Enflasyonla Yüzleşmek: Maliyet Baskısı ve Yanlış Reçeteler…

Son 30 yılın verilerini soğukkanlılıkla inceleyen herkesin görebileceği bir gerçek var: Türkiye’de enflasyonun ana karakteri, klasik “aşırı talep” değil, maliyet enflasyonudur…

1994’ten 2022’ye uzanan bütün büyük kırılmalarda –yerel krizler, küresel finans krizi, kur şokları, pandemi ve savaş– üretici fiyatlarındaki patlama, tüketici fiyatlarını geride bırakmıştır…

Dövizdeki sıçrama, enerji maliyetlerindeki fırlama, ithal girdi bağımlılığı ve tedarik zinciri sorunları fiyatları genel seviyesini yukarı itmiştir…

Bu yapısal gerçek ortadayken, enflasyonla mücadele programlarını hâlâ “iç talebi soğut, faizi yükselt, krediyi kıs” formülüyle yazmak, adeta hastaya yanlış hastalık teşhisi koyup aynı ilacı dayatmaktır…

Berat Albayrak döneminde uygulanan ekonomi yaklaşımı, işte bu yapısal gerçekleri dikkate almaya çalışan, üretimi ve istihdamı merkeze koyan bir vizyonun ürünüydü…

Finansmana erişimi kolaylaştırmak, yatırım iştahını canlı tutmak, reel sektörü desteklemek ve uzun vadeli dönüşüm adımları atmak, o dönemin temel çizgisiydi…

Maliyetleri artıran dış şoklara karşı döviz kurunu istikrara kavuşturma, enerji ve tarım politikalarıyla arzı güçlendirme gayretleri, tam da iktisat tarihinin başarılı örneklerinde görülen çok boyutlu yaklaşımın bir yansımasıydı…

Almanya’nın 70’ler petrol krizindeki ücret-fiyat koordinasyonu, Güney Kore’nin sanayi dönüşümü, Brezilya’nın Real Planı’ndaki kur ve güven adımları…

Hepsi tek bir araçla (faiz) değil, üretim ve maliyet odaklı politikalar bütünüyle başarıldı…

Şimdi ise karşımızda Mehmet Şimşek’in şahsında somutlaşan, klasik IMF reçetelerinin taklitçisi bir yaklaşım var…

Sanki Türkiye’nin sorunu “aşırı iç talepmiş” gibi, politika faiziyle, kredi daraltmayla, ekonomik aktiviteyi bilinçli soğutmayla enflasyonu yeneceklerini sanıyorlar…

Oysa veriler ortada: Maliyet enflasyonunun baskın olduğu bir ekonomide talebi baskılamak belli bir noktaya kadar işe yarıyor, sonra enflasyon “yapışıyor”…

Üretici fiyatlarındaki makas açılırken, reel sektör finansmana erişemiyor, yatırım duruyor, kapasite baskılanıyor, işletmeler mali yük altında eziliyor…

Hane halkı ise yüksek faize rağmen gelir artışı sağlayamıyor, hayat pahalılığıyla boğuşuyor…

Bu programda ısrar etmek, 25 yıllık emekle elde edilmiş kazanımların büyük kısmını riske atmaktır…

Sanayi altyapısı, istihdam dinamizmi, girişimcilik enerjisi ve ekonomik güven duygusu, daraltıcı politikaların altında aşınmaktadır…

Daha vahimi, bu yaklaşım sadece ekonomik değil, ahlaki bir çöküşü de tetiklemektedir….

Çünkü üretimi cezalandıran, çalışanı ve yatırımcıyı umutsuzluğa iten, kısa vadeli faiz lobisine hizmet eden bir zihniyet, toplumda “üretim yerine rant”, “emek yerine spekülasyon” kültürünü besler…

Gençlerin geleceğe dair umudunu kırar, orta sınıfları eritir, adalet duygusunu zedeler…

İktisat literatürü çok net: Maliyet enflasyonu para politikasıyla tek başına çözülmez…

Faiz artırımı ne ithal hammaddenin pahalılığını önler, ne enerji maliyetini düşürür, ne de yapısal bağımlılıkları ortadan kaldırır. Aksine, aşırı uzun süren sıkılaştırma üretim maliyetlerini daha da ağırlaştırır….

Çözüm, döviz kurunun istikrarı, enerji yönetiminde akılcı politikalar, tarım ve gıda arzında dünya ortalamasına yaklaşma, arz yönlü reformlar, mali disiplinle birlikte üretimi ve verimliliği artıracak adımlar, ekonomik kredibiliteyi yeniden tesis etmektir…

Vergi yükünü adil dağıtmak, büyük servetlere bir kerelik katkı istemek de bu paketin parçası olabilir…

Türkiye’nin ihtiyacı, Şimşek’in memur mantığıyla uyguladığı IMF kopyası programlar değil; maliyet enflasyonunun gerçeklerini gören, üretimi, istihdamı ve enerji güvenliğini önceliklendiren yeni nesil bir ekonomi vizyonudur…

Berat Albayrak’ın savunduğu temel yaklaşıma dönmek, yapısal sorunları cesaretle ele almak zorundayız…

Aksi takdirde, hem ekonomi hem de toplumsal ahlak hızla çöküşe gidecektir…

Artık gerçeklerle yüzleşme vaktidir.…