Türk siyasetinin önemli isimlerinden, merkez sağın hafızası sayılan Hüsamettin Cindoruk, uzun ve çalkantılı bir dönemin tanığı ve aktörü olarak aramızdan ayrıldı.
Onun hayatı, sadece bir siyasetçinin kariyeri değil; aynı zamanda Türkiye’nin demokrasi mücadelesinin de bir özeti niteliğindedir.
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Cindoruk, siyasete Demokrat Parti gençlik kollarında adım attı. Ancak onu farklı kılan en kritik eşiklerden biri, Yassıada Yargılamaları sürecindeki rolüydü.
27 Mayıs darbesinin ardından, Demokrat Parti yöneticilerinin yargılandığı bu süreçte 18 sanığın avukatlığını üstlendi. Bu, sadece bir meslek icrası değil; aynı zamanda bir siyasi ve vicdani duruştu.
Lafını esirgemeyen bir karaktere sahipti. Bu nedenle Yüksek Adalet Divanı’na hakaret ettiği gerekçesiyle hapis cezası aldı. Ancak bu durum onun siyasetle olan bağını koparmadı; aksine daha da güçlendirdi.
MERKEZ SİYASETİN ENTELEKTÜLE İSİMLERİNDEN BİRİSİDİR.
Cindoruk, 1980’e kadar Adalet Partisi ve Demokratik Parti’de aktif siyaset yaptı. 12 Eylül Darbesi sonrasında ise Süleyman Demirel ile birlikte Zincirbozan’da tutulan isimler arasında yer aldı. Bu dönem, onun siyaset anlayışını daha da keskinleştirdi.
1983’te kurulan Büyük Türkiye Partisi’nin engellenmesinin ardından siyasi yoluna Doğru Yol Partisi ile devam etti. 1985’te genel başkan oldu; ancak siyasi yasakların kalkmasıyla birlikte görevi Demirel’e devretti.
Bu nedenle kamuoyunda “emanetçi” olarak anıldı. Fakat o, bu sıfatın içini dolduran nadir isimlerden biri oldu. Emanete sadakat gösterdi, gücü elinde tutmayı değil, devretmeyi bildi.
1991–1995 yılları arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı görevini yürüttü. Onun için Meclis, sadece bir kurum değil; “hâkimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğu” fikrinin somutlaştığı yerdi.
Devlet anlayışının merkezinde, Meclis iradesinin üstünlüğü vardı.
23 Nisan’a özel bir anlam katarak Milli egemenlik haftası ilan etti.
Demirel’in Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından DYP Genel Başkanlığı’na aday olmadı. Daha sonra, 28 Şubat Süreci sonrasında kurduğu Demokrat Türkiye Partisi ile siyasete yeni bir yön vermeye çalıştı.
Kurduğu parti, Refahyol hükümeti sonrası oluşan Anasol-D koalisyonunun önemli bir parçası oldu. Kabinede yer almasa da, siyasi denklemin belirleyici aktörlerinden biriydi.
1999 seçimlerinin ardından aktif siyasete ara verdi. 2009’da Demokrat Parti Genel Başkanlığı’na seçilerek yeniden sahneye çıktı ve Anavatan Partisi ile Demokrat Parti’nin birleşme sürecinde önemli rol oynadı.
BİR SİYASETÇİDEN FAZLASI
Cindoruk sadece bir siyasetçi değildi.
O, bir hukukçuydu.
Bir parlamenterdi.
Bir “denge insanıydı”.
Türkiye’nin en sancılı dönemlerinde, hukukun ve parlamenter sistemin yanında durdu.
12 Eylül Anayasası’nın anti-demokratik yönlerine karşı Meclis içinde uzlaşma arayışlarını destekledi.
Meclis Başkanlığı döneminde tarafsızlık ilkesini koruyarak, parlamenter işleyişin nasıl olması gerektiğini fiilen gösterdi.
Onun en güçlü yönlerinden biri uzlaşmacı karakteriydi.
Farklı siyasi görüşler arasında köprü kurabilmesi, onu sadece kendi tabanı için değil, geniş bir siyasi yelpaze için “kabul edilebilir” bir aktör haline getirdi.
ESKİŞEHİR’E BIRAKTIĞI İZ
Cindoruk’un siyasetteki etkisi sadece Ankara ile sınırlı değildi. Eskişehir’in büyükşehir statüsüne kavuşmasında ve altyapı yatırımlarında da önemli rol oynadı.
Özellikle doğalgazın Eskişehir’e getirilmesi sürecinde, dönemin milletvekilleriyle birlikte, merkezi yönetim nezdinde yürüttüğü girişimler belirleyici oldu. O yıllarda ciddi bir sorun olan hava kirliliğine karşı bu adım, şehrin kaderini değiştiren bir yatırım olarak öne çıktı.
Aynı şekilde altyapı ve çevre yatırımları konusunda da Eskişehir’in gelişiminde katkıları unutulmayacak niteliktedir. Bu hizmetlerin çoğu hiçbir zaman propaganda malzemesi yapılmadı; “devletin görevi” anlayışıyla yürütüldü.
BİR DÖNEMİN KAPANIŞI
Hüsamettin Cindoruk’un ardından sadece bir siyasetçi değil, bir siyasi kültür de eksiliyor.
Bugün Türk siyasetinde sıkça tartışılan;
“devlet ciddiyeti”,
“kurumsal sadakat”,
“emaneti taşıma ahlakı” gibi kavramlar, onun pratiğinde karşılık bulmuştu.
O, makamların ağırlığını bilen, o ağırlığı taşıyan ve zamanı geldiğinde devretmesini bilen bir devlet adamıydı.
Bir “akil insan”dı.
Ve şimdi, Türk siyasetinin hafızasında yer etmiş bir
isim olarak son yolculuğuna uğurlanıyor.