Yaklaşan NATO zirvesinin, küresel aktörlerin güç dengelerini yeniden şekillendirmek
durumunda kalabileceği bir zirve olması tahmin edilmekte. Trump yönetimindeki
ABD’nin son dönemlerde Avrupa ülkelerine yönelik gereksiz savunma harcamaları
yaptığını düşünmesi ve buna karşın Avrupa ülkelerinin enerji ticaretini Rusya ile
yürütmeleri, Trump’ın tavrını belirlemiştir. Bu doğrultuda Trump, NATO yönetimine
karşın Avrupa ülkelerinin her birinin ABD ve NATO desteği olmaksızın kendi savunma
unsurlarını oluşturmaları gerektiğini ileri sürmüştür. Tabii ki diplomatik ilişkiler gereği
ABD’nin aşırı savunma desteğini Avrupa ülkelerinden çekmek istemesi, ülkelerin küresel
arenada farklı işbirlikleri ve ittifaklar kurma yoluna adım atması gerektiğine işaret
etmektedir. Bu durum Avrupa ülkeleri için ne anlama gelmektedir?
Yaklaşık olarak 70 yıldır savunmada NATO ve küresel güç olan ABD’nin askeri ve
savunma desteğinin gölgesinde olmak, ülkelerin bütçelerini savunma haricinde refah bir
toplum yaratmak amacıyla eğitim, sağlık, kent dinamikleri gibi alanlara yönlendirmesine
neden olmuştur. Toplumsal anlamda elit ve modern birey yaratma çabaları Avrupa
ülkelerinin temel harcama kalemleri arasında olsa da, savunma sanayisinin ve aktif
orduların olmamasının günümüzde yarattığı ani silahlanma ihtiyacı ekonomik bir kriz
doğurmaktadır. Bununla birlikte geçtiğimiz yıl Lahey NATO zirvesinde alınan kararlar
neticesinde, Avrupa ülkelerinin GSYİH’nin %5’lik kısmının savunma harcamalarına
ayrılması yönünde belirlenmiştir. Bu kararı üye ülkelerin tamamının uygulayabileceği
şüpheli görünmektedir. Avrupa kendi içindeki bu ekonomik ve bürokratik hantallıkla
boğuşurken, sınırının hemen dışındaki sıcak çatışmalar kıtaya zaman tanımamaktadır.
Nitekim küreselde gelişen olaylar göstermektedir ki Ukrayna-Rusya savaşı Karadeniz
güvenliğini tehdit etmekte ve dolaylı olarak enerji krizini doğurmakta; İsrail-İran savaşı
bir Orta Doğu gerilimi yaratmakta ve enerji krizi yaratmaktadır. Bu olaylar gibi bölgesel
çatışmalar, doğrudan veya dolaylı olarak ülkelerin ekonomik kriz eşiğini tetiklemektedir.
Bunun yanı sıra daha önceki yazılarımda bahsetmiş olduğum “sessiz kriz” nüfusun
azalması ve yaşlı nüfusun artması, etkin fiziki bir ordunun kurulmasında ciddi sorun teşkil
etmektedir. Dolayısıyla bu durum ücretli asker pozisyonunu mecburi kılmakta ve
halihazırda ciddi ekonomik güç gerektiren savunma konusu, Avrupa ülkeleri için baş
edilemez bir boyuta evrilmiştir.
Ülkemiz için ise durum Avrupa ülkelerininkinden oldukça farklıdır. Türkiye’nin kalıcı
güvenlik dengesini sağlayabilecek pozisyonda olması en belirleyici unsurdur. Çünkü
uzun yıllardır terörle mücadele ve sınır hatlarında aktif operasyon yürüten konumu,
ülkemize kalıcı bir dinamizm yaratmaktadır. Bunun yanı sıra değişen diplomatik ilişkiler
ve bölgesel çözülmeler bağlamında gerek jeopolitik konum, gerek askeri güç, gerekse
aktif tarafsızlık ilkesi açısından Türkiye, kazanılması oldukça faydalı bir ittifak ortağı
konumundadır. Özetle; Türkiye sadece "kıymetli bir müttefik" olmanın rehavetine
kapılmamalı. Kartların yeniden dağıtıldığı bu yeni dönemde elindeki kozları cesurca
masaya sürmeli ve bu stratejik gücünü kendi lehine, kalıcı kazançlara dönüştürmelidir.