Pozitif Reel Faiz Ekonomisi

Türkiye ekonomisinin son on yılı, yüksek enflasyon, kronik döviz kuru baskısı ve yapısal verimlilik sorunları etrafında dönen bir tartışma havuzuna dönüşmüştür.

2023 sonrasındaki paradigma değişimiyle birlikte uygulanan sıkı para politikası çerçevesi, nominal politika faizinin hızla yükseltilmesi ve “pozitif reel faiz” hedefinin açıkça telaffuz edilmesiyle karakterize edilmiştir.

Ne var ki, bu politikanın ekonomiyi sağlıklı ve sürdürülebilir bir büyüme patikasına oturtacağı beklentisi, hem teorik hem de ampirik zeminde ciddi soru işaretleriyle karşı karşıyadır…

Reel faizin pozitif bölgeye çekilmesinin, klasik para teorisi literatüründe (özellikle Fisher ilişkisi ve Mundell-Fleming modeli bağlamında) enflasyon beklentilerini azalttığı, tasarruf eğilimini artırdığı ve sıcak para girişini teşvik ederek döviz kuru istikrarına katkı sağladığı kabul edilir.

Ancak bu mekanizmaların işleyişi, ekonominin yapısal özelliklerine ve güvenilirlik zeminine bağlı olarak dramatik farklılıklar gösterir…

Türkiye’nin mevcut durumunda dört temel gerçeklik, pozitif reel faizin “kurtarıcı” rolünü büyük ölçüde sınırlamaktadır:

1. **Yüksek enflasyon ataleti ve endeksleme davranışı**

Enflasyonun %40-50 bandında seyrettiği bir ortamda, fiyatlama davranışları neredeyse tamamen geçmiş enflasyona ve döviz sepetine endekslenmiştir.

Bu durumda pozitif reel faiz, talep kanalı üzerinden dezenflasyonu desteklese de, maliyet kaynaklı ve döviz geçişkenliği kaynaklı enflasyon dinamiklerini kırmak için yeterli değildir. Beklenti kanalı zayıf kaldığı sürece, reel faizin dezenflasyonel etkisi giderek marjinalleşir.

2. **Üretim yapısındaki dışa bağımlılık ve düşük verimlilik artışı**

Türkiye ekonomisinin ara malı ve enerji ithalatına bağımlılığı, katma değerli üretimin sınırlı payı ve toplam faktör verimliliğindeki uzun dönemli durağanlık, yüksek reel faizin yatırım harcamaları üzerindeki daraltıcı etkisini çok daha yıkıcı kılmaktadır.

Yatırımın faiz esnekliği negatif ve oldukça yüksekken, aynı yatırımın döviz kuru oynaklığına ve küresel finansal koşullara duyarlılığı ise çok daha belirgindir.

Dolayısıyla pozitif reel faiz, yerli üretimi canlandırmaktan ziyade kapasite kullanımını ve istihdamı baskılamaktadır.

3. **Kamu maliyesinin faiz sarmalı ve Ponzi-finansman riski**

Kamu borcunun önemli bir kısmı kısa vadeli ve TL cinsinden olmasına rağmen, iç borç stokunun reel getirisinin yükselmesi, bütçe faiz ödemelerini hızla artırmakta ve vergi dışı gelirlerle finanse edilemeyen bir borç dinamiği yaratmaktadır.

Pozitif reel faiz ortamı sürdürülebilir bir kamu maliyesi için ön koşul gibi görünse de, mevcut borç kompozisyonu ve büyüme hızı düşünüldüğünde, faiz dışı fazla üretme kapasitesi giderek daralmakta; bu da borçlanmanın Ponzi niteliğine doğru evrilme riskini yükseltmektedir.

4. **Kurumsal güven ve öngörülebilirlik eksikliği**

Enflasyon hedeflemesinin etkinliği, merkez bankasının operasyonel ve hedef bağımsızlığına duyulan inançla doğrudan ilişkilidir. Geçmişteki sık politika dönüşleri, hukuki belirsizlikler ve iletişim kopuklukları nedeniyle, pozitif reel faiz uygulaması piyasalar tarafından “geçici bir durak” olarak algılanmaktadır.

Bu algı, uzun vadeli sözleşmelerin oluşmasını engellemekte ve reel ekonomideki toparlanma sinyallerini zayıflatmaktadır.

Sonuç olarak, pozitif reel faiz politikası dezenflasyon sürecinde destekleyici bir araç olabilir; ancak tek başına ekonominin yapısal sorunlarını çözecek, sürdürülebilir büyüme ve yüksek refah ortamı yaratacak bir “mucize reçete” olmaktan çok uzaktır.

Aksine, yapısal reformlar (vergi reformu, rekabet politikası, eğitim-istihdam uyumu, Ar-Ge teşvikleri, yargı bağımsızlığı ve öngörülebilirlik) yapılmaksızın uygulandığında, yüksek reel faiz sadece stagflasyonist baskıyı derinleştiren, orta sınıfı eriten ve gelir dağılımını bozan bir araç haline gelme riski taşımaktadır…

Ekonominin düzelmesi, faiz koridorunun pozitif reel bölgeye sabitlenmesiyle değil; üretim yapısının dönüştürülmesi, verimlilik artışı ve kurumsal güvenin yeniden inşası ile mümkündür…

Pozitif reel faizi “kurtarıcı” olarak görme eğilimi, maalesef iktisadi gerçeklikten ziyade ideolojik bir tercih olarak karşımıza çıkmaktadır…

Bu gerçeği görmek hayal kırıklığı yaratabilir; fakat hakikati görmezden gelmek, çok daha büyük hayal kırıklıklarına kapı aralar…