Son zamanlarda yabancıların adımdan önce bana yönelttikleri o soruyu tahmin etmenizi istiyorum. Tanışırken sorulan klişe sorular mı geliyor sizin de aklınıza? Yaş, memleket, medeni hal, çocuk sayısı gibi sorulara muhatap oluyorum diye düşünebilirsiniz.
Bunları sırasıyla 43 yaşındayım, Eskişehirliyim, evli ve 2 kız 1 kedi annesiyim diye yanıtlardım. İlk defa sorunun cevabına değil kendisine dikkat kesilmek, siz değerli okurlarla son zamanlarda bana sıklıkla sorulan “Çalışmıyor musun?” sualinin tarihi, ekonomik, sosyolojik ve psikolojik kaynaklarına yazı serisi ile ışık tutmak niyetindeyim.
Her ne kadar günümüzde “çalışmak” zenginliğin ön koşulu gibi sunulsa da tarih boyunca zenginler çalışan değil çalıştıran insanlardı. Karın tokluğuna veya düşük bir bedelle çalışmak köleliği, kendi işini yapmak asgari bir hürriyeti gösterirdi.
Hiç çalışmamak ise varsıl statünün en belirgin işaretiydi. Zenginlik günümüzdeki gibi hızlı ve tekil sıçramayı değil asri ve ailevi bir süreci temsil ederdi. Fabrikalara insan kaynağı oluşturmak için kurulan okulların bu sistemde yer alması ile çocukluktan ihtiyarlığa bütün yaşamı kapsayan bir fanusa dönüşüverdi iş yaşamı. Biricik ömürlerimizin yegâne gayesi para kazanmaya evrildi. Çalış(ma)mak Daha Ciddi Bir Mesai kitabında “Yalnızca para kazanmış olduğunuz bir şey yapmış olmak gerçek anlamda işe yaramaz olmuş olmaktır ya da bundan bile beterdir.” diye bu gerçeği yüzümüze vursa da hepimizin içinde itiraz balonları uçuverdi.
Bunca savaş, ekonomik buhran varken her gün yeni ihtiyaçlar hayatımıza girerken çalışmamaya methiyeler mi düzmeliyiz şimdi? Yeni borçlar, yeni taksitler, yeni sıkıntılar derken kısır döngüden ne zaman kurtuluruz? Eskileri düşünün, nasıl yettirip arttırmışlar, bir tas tarhanayı nasıl huzurla kaşıklamışlar?
Sigorta primleri, kıdem tazminatları, tefe/tüfe hesapları, EYT hayalleri ile çalışma hayatınız sınırlı ise yazının devamı size hitap etmeyecektir. Neşesiz, gayesiz, birbirinin tekrarı günleri toplayınca ikramiyesi mutluluk olmayacaktır. “İnsan ömrünü neye vermeli?” türküsü dilimize pelesenk olmalı veya belediye hoparlörlerinden, sosyal medya reklamlarından, uyarı levhalarından biri olarak hayatımıza ahenk katmalı.
Maişet derdi bütün günümüzü hatta bütün hayatımızı ele geçirdi. Kahveleri, iş toplantıları derken kalorilerle bedenimizi, stresi ile ruhumuzu işgal etti. Kartı basınca, kepengi kapatınca biten bir şey olmalıydı hâlbuki. Aileye, komşulara, dinlenmeye vakit kalmalıydı. Çalışma hayatıyla çocuklar öksüz ve yetim, eşler dul olmaya başladı. Var ama hayatında olmayan bireylerden oluşan yapının adı aile oldu artık. Akrabalar, komşular, sivil toplum kuruluşları da bu yoğunluktan nasibini aldı.
Bazen de asosyalliğimizin, konfor alanımızın kalkanı oldu iş hayatı. Perşembe günü misafir kabul edilemez ailece salı günü yürüyüş yapılamaz mesela. İki tatil gününe de çok anlam yükleyip bütün saadetleri haftasonunda görme yanılgısı da bonusu. Engin Geçtan’ın dediği gibi “Kendilerine ayıracak vakit bulamamaktan yakındıkları halde, pazar günü geldiğinde ne yapacağını bilemeyen insanları sayısı o kadar çok ki.”
Ütü kokusu, buzdolabı istifi ile bir şekilde pazarı atlatsak da akşamından hafakanlar basan pazartesi geliyor bir taraftan. Çocuklar okula, ebeveynler işe, trafik keşmekeşe akarken pazartesi sahura kalkan kadınları arıyor gözlerimiz. Gündüzü saim, gecesi kaim akibeti naim olalım diye dua dua açılıyor ellerimiz.
“Üzerimden akıyor avarelik
Bu pazartesi sabahı
Bu pazartesi sabahı ki ortalık
Alabildiğine günlük güneşlik” dizelerini Muzzaffer Tayyip Uslu’ya yazdıran pazartesilere denk gelelim. Márquez gibi Kırmızı Pazartesi, Cem Karaca gibi Mor Perşembe mi dersiniz orası sizin zevkiniz lakin ne derseniz deyin günlerimizi renklendirelim.
Monotonluğun griliğine hapsolmuş evlere “Yaşamı güzel gösterecek camlarınız bile yok!”diye Baudelaire gibi haykıralım. Neşe büken, heves kıran, ümit savar ne varsa bu pazarteside son bulsun! Sendromunu ne yapacağız dersek Cahit Zarifoğlu’na kulak verelim:
“Pazartesi sendromu, sosyete şımarıklığıdır. Ekmeğinin peşinde koşan için pazartesi besmeledir.”