Türkiye,Ankara’nın yüksek duvarları arasına sıkışmış bir siyasi elit sınıfı ile sokaktaki yakıcı gerçekler arasında tarihinin en derin kopuşlarından birini yaşıyor…
Siyaset artık halkın dertlerine derman üreten bir mekanizma değil; kendi imtiyazlarını koruyan, kendi "mutlu azınlığını" yaratan devasa bir bariyer haline geldi…
Sokaktaki vatandaşın gündemi belli: Başıboş hayvan sorununun getirdiği güvenlik endişesi, mutfağı yangın yerine çeviren gelir adaletsizliği ve artık taşınamaz hale gelen vergi yükü…
Alt gelir grupları ekonomik olarak adeta bir silindirin altında ezilirken, halkın siyasete müdahil olabildiği tek alanın 4-5 yılda bir önüne konulan sandıkla sınırlı kalması toplumsal patlamanın fitilini ateşliyor…
Üstelik sağlık gibi en temel kamu hizmetinde bile yirmi yıl öncesinin o "ahlaki aşınma" dönemine geri dönüşün sinyallerini alıyoruz…
Peki, tablo bu kadar ağırken siyasi aktörler nerede?…
Cumhurbaşkanı Erdoğan, savunma sanayindeki hamleleri ve dış politikadaki duruşuyla şahsi prestijini hala diri tutuyor…
Ancak arkasına dönüp baktığında gördüğü manzara tam bir fecaat: AK Parti, bir davanın neferleri yerine halkın sofrasından kopup lüks sitelerin arkasına saklanmış bir "yeni aristokrasi"nin elinde can çekişiyor….
Teşkilat vitrinleri, halkın derdiyle dertlenen isimlerle değil; "siyaset rantı" ile palazlanmış, halkın yüzüne bakmaya tenezzül etmeyen kibir abideleriyle dolmuş durumda….
Bugün Erdoğan çıksa, bu çürümüş yapıyı bırakıp yeni bir hareket başlatsa yine %50’nin üzerinde oy alır…
Çünkü milletin öfkesi Erdoğan’a değil, onun isminin arkasına sığınıp halka duvar ören o kifayetsiz kadrolaradır….
Öte yandan ana muhalefet CHP, bir alternatif olabilmekten ışık yılı kadar uzak….
Kendi içindeki koltuk kavgalarına ve vizyonsuz siyasi çekişmelere gömülmüş durumda; %25’lik konforlu alanından çıkamıyor…
Ancak asıl dramatik olan, bu devasa boşluğu doldurmaya soyunan küçük partilerin halidir….
Türkiye’nin %75’lik "arayış içindeki" çoğunluğu, bir umut diye kafasını bu tarafa çevirdiğinde tam bir hayal kırıklığıyla karşılaşıyor….
Bu partilerin ne lider kadroları güven telkin ediyor ne de ortaya koydukları "vizyon" halkın sofrasındaki yangını söndürecek bir ciddiyet taşıyor…
Birçoğu sadece tabela partisi olmaktan öteye geçemeyen, kişisel hırsların tatmin edildiği veya belirli kliklerin sığınağı haline gelmiş yapılar….
Ne somut bir çözüm önerileri var ne de o devasa boşluğu dolduracak bir devlet adamı ağırlıkları...
Halk, "gelen gidene mi rahmet okutacak?" endişesiyle bu vizyonsuz ve kadrosuz yapılara kapılarını kapatmış durumda…
Sandığa gitmemek bir uyarıydı; bir "kendine gel" mesajıydı…
Fakat görünen o ki, bu mesaj Ankara’nın şatafatlı salonlarında karşılık bulmadı.
İçerideki sorunlar kar topu gibi büyürken, ne iktidar vitrini ne de muhalefet alternatifi halka bir ışık gösteriyor…
Eğer bu siyasi körlük devam ederse, bugüne kadar liderinin hatırına sabreden o geniş kitleler, faturayı sadece partilere ve vizyonsuz kadrolara değil, bizzat sistemin kendisine kesmeye başlayacaktır…