Bir kadının şık görünmesi için her sezon değişen trendlere yetişmesi gerekmez. Her davete yeni bir şey, her fotoğrafa farklı bir parça gerekmez. Asıl mesele kendine yakışanı bilmesidir

1936 yılında, Paris’te Elsa Schiaparelli kısıtlı bir bütçeyle nasıl şık giyinileceğini anlatan bir yazı yazdı. Aradan neredeyse bir asır geçti. Mağazalar değişti, markalar çoğaldı, vitrinler parladı. Etiketler büyüdü, kumaşlar inceldi.

Aynalar çoğaldı, insanın kendine bakışı biraz daha yoruldu. Ama yazıyı bugün okuyan kadın tuhaf bir tanışıklık hissediyor. Çünkü Schiaparelli’nin gördüğü telaş, bizim de telaşımız: dolabını, cildini, saçını, bedenini, kombinini, hatta hayatını eksik hisseden kadının telaşı.

Oysa şıklık çoklukla değil, seçebilmekle ilgilidir.

Bugün kadınlara fısıldanan cümle hep aynı: bir şeyin eksik. Ve bu eksikliğin tek çaresi sanki vitrindedir. Bir krem alırsan tazelenirsin. Bir pantolon alırsan incelirsin. Bir çanta taşırsan tamamlanırsın. Bir marka giyersen değer kazanırsın. Hatta mümkünse hepsini aynı hafta alırsan, belki hayatın da nihayet hizaya girer.

Hiçbiri doğru değil. İnsanın değeri satın aldıklarıyla tamamlanmaz. Hatta tam aksine, çok şey alan kadın çoğu zaman daha az kendisidir. Dolabı taştığı hâlde sabah giyecek bir şey bulamayan kadının derdi kıyafet değildir; o sabah ne olmak istediğini bilmemesidir. Çünkü çoğu zaman elbise değil, kimlik almaya çalışırız. Biraz güçlü kadın, biraz sakin kadın, biraz Paris’ten yeni dönmüş gibi duran kadın, biraz “ben aslında hiç uğraşmadım” kadını… Halbuki uğraşılmıştır. Hem de epey.

Schiaparelli’nin söylediği basittir: çok sayıda ucuz, dağınık ve sezona mahkûm parça yerine, iyi seçilmiş, kaliteli, sade ve yıllarca taşınabilecek birkaç parça yeter. Az ama doğru. Kulağa çok kolay geliyor; ama insan alışveriş sepetinin başına geçince nedense felsefeyi unutuyor.

Peki “kaliteli” ne demek? Buradan başlayalım. Kaliteli bir kıyafet ışığı tutar ama yansıtmaz. Yünlü bir ceket omuzdan döküldüğünde kendi ağırlığıyla yerini bulur, kumaşı vücuda dayatmaz.

İçindeki astar dikiş yerlerinde kıvrılmaz, kumaş yıkandıkça incelip yorulmaz, tam tersine zamanla yumuşar. İyi bir gömleğin pamuğu ele geldiğinde serindir; kötüsü hemen ısınır ve kırışır.

Düğmeler iplikle değil, sıkı bir dikişle tutturulmuştur; sökülünce kumaşı yırtmaz. Dikiş aralıkları eşittir, makine ipi ne gergin ne gevşektir. Etek ucu yapıştırılmamış, elle çevrilmiştir. Bunlar küçük şeyler gibi görünür ama bir kıyafetin on yıl mı, on yıkamadan sonra mı biteceğini belirleyen tam olarak bunlardır. Hayatta bazı insanlar gibi bazı kıyafetler de ilk bakışta güzel görünür; asıl karakterleri üçüncü karşılaşmada anlaşılır.

Yani kalite gözle değil, elle anlaşılır. Vitrinde değil, evde belli olur. Hatta en çok da ütü masasında belli olur. Bazı kumaşlar vardır, insanı terbiye eder; bazıları vardır, daha askıdayken pes etmiştir.

Bu fikir yalnızca moda için değil, hayat için de geçerlidir.

Bir kadının şık görünmesi için her sezon değişen trendlere yetişmesi gerekmez. Her davete yeni bir şey, her fotoğrafa farklı bir parça gerekmez. Asıl mesele kendine yakışanı bilmesidir. Bedenini, rengini, duruşunu, hayatının ritmini tanımasıdır. Bir eteğin boyundan önce insanın kendine olan mesafesi önemlidir. Çünkü bazen kıyafet bedene değil, hayata dar gelir.

Çünkü zarafet, önce insanın kendini tanımasıyla başlar.

Gerçek şıklık “herkes giyiyordu, ben de aldım” cümlesinde değil, “bu benim üzerimde duruyor” cümlesinde saklıdır. Bir kıyafeti değerli kılan kumaşı, markası, fiyatı değildir; onu taşıyan kadının dinginliği, özeni, kendine olan saygısıdır. Aynı bluzu iki kadın giyer: biri elbiseye taşınır, diğeri elbiseyi taşır. Fark bezde değil, duruştadır. Ve duruş, ne yazık ki sepete eklenemiyor.

Bugünün dünyasında belki de en zor şey budur: her şey bizi daha fazlasına çağırırken, benim buna ihtiyacım yok diyebilmek.

İndirimler, kampanyalar, sepetler, favoriler, yeni sezonlar bize hep acele ettirir. Sanki almazsak kaçıracağız. Sanki o ayakkabı bizi bir adım daha iyi, daha güzel, daha fark edilir yapacak. Yapmaz. Aldığımız anda biten, eve gelince fotoğraftakine benzemeyen, üç kullanımdan sonra kumaşı yorulan onca parçayı hatırlayalım. Hepsi bize bir şey vaat etmişti. Hiçbiri tutmadı. Bazıları daha poşetten çıkarken niyetini belli etmişti aslında, ama biz umutlu insanlarız.

Çünkü bazen en büyük şıklık, almamaktır.

Kendine yakışmayan bir şeyi sırf moda diye almamak. Bir kez giyilecek bir elbiseye büyük anlamlar yüklememek. Dolapta hâlâ iyi durumda duran kıyafetleri unutup yenisini aramamak. Başkasının üzerinde güzel duran bir parçayı zorla kendi hayatımıza taşımamak. Çünkü bazı elbiseler başka bir kadının hikâyesine aittir. Bizim üzerimizde durmaz; en fazla misafir olur, sonra da dolabın en arka köşesine küserek çekilir.

Şıklık biraz da vazgeçme terbiyesidir.

Bugün bir kadına verilebilecek en doğru stil tavsiyesi belki de şudur: önce dolabını değil, kendini düzenle. Nasıl yaşadığını, gün içinde neye ihtiyacın olduğunu, hangi renklerde iyi hissettiğini, hangi kıyafetin içinde “kendin” olduğunu fark et. Sonra dolabını buna göre sadeleştir. Çünkü dolap dediğimiz şey de biraz insanın iç dünyası gibidir; neyi tutacağını, neyi bırakacağını bilmezsen kapak zor kapanır.

Çünkü iyi giyinmek, pahalı giyinmek değildir. İyi giyinmek, kendine uygun giyinmektir. Yerine, zamanına, bedenine ve ruhuna ait olanı seçebilmektir. Bazen bir kıyafet güzel olduğu için değil, yanlış zamanda giyildiği için yanlıştır. Bazen bir ayakkabı pahalı olduğu için değil, insanın yürüyüşünü bozduğu için değersizdir. Şıklık biraz da rahatça yürüyebilmektir; bütün gün can çekişen bir topuklunun üzerinde kimseye zarafet anlatılamaz.

İyi kesilmiş bir beyaz gömlek, omzu doğru oturan bir ceket, ölçüsü doğru bir pantolon, sağlam dikilmiş bir ayakkabı, dengeli bir çanta — bazen onlarca parçadan daha çok şey anlatır. Mesele “bunları alın” değildir. Mesele, sayıdan çok niteliğe bakmayı öğrenmektir. Bir dolap, içindeki parçaların çokluğuyla değil, sabah insanı yormamasıyla değerlidir. Kapağı açınca kavga etmeyen, insanı suçlamayan, “bugün de beni niye giymedin” diye bakmayan bir dolap düşünün. İşte huzur biraz da budur.

Kadınların kendine özen göstermesi güzeldir. Bakımlı olmak, iyi görünmek istemek yanlış değildir; insanın kendine duyduğu saygının bir biçimidir. Ama bu özen sürekli satın alma baskısına dönüşüyorsa, orada durup düşünmek gerekir. Çünkü bakım insanı toparlar; tüketim bazen dağıtır. Birinde insan aynaya bakınca kendini görür, diğerinde sadece ürünleri.

Kendimize bakmakla kendimizi tüketmek arasında ince bir çizgi vardır. Birincisi güçlendirir. İkincisi yorar. Birincisi sabah yüzünü yıkamak, saçını taramak, kendine güzel bir kahve yapmak gibidir. İkincisi gece yarısı hiç ihtiyacın olmayan üçüncü siyah pantolonu sepete ekleyip sonra “ben bunu niye aldım” diye kendine bakmaktır. Hepimiz oradan geçtik. Bazılarımız hâlâ kargoyu bekliyor olabilir.

Zarafet, insanı yormayan şeydir. Bağırmaz, gösteriş yapmaz, ispat etmeye çalışmaz. Sessizdir ama fark edilir. Azdır ama yeterlidir. Sadedir ama eksik değildir. Hatta biraz da kendinden emindir. O yüzden zarif bir kadın odaya girdiğinde, üzerinde ne olduğunu anlamadan önce bir hâlini fark ederiz. Sanki acele etmemiştir. Sanki kendini birilerine anlatmak zorunda değildir. Sanki aynayla kavga etmeden evden çıkmıştır.

Bu yüzden neredeyse yüz yıl önce yazılmış bir moda yazısı bugün hâlâ bize bir şey söyler: şık olmak için çok şeye değil, doğru bakışa ihtiyaç vardır.

Sınırlı bir gelirle de şık olunabilir. Hatta bazen sınırlı imkânlar insanı daha dikkatli, daha seçici, daha zarif yapar. Çünkü her şeyi alamayan kadın, gerçekten neye ihtiyacı olduğunu öğrenir. Bu yalnızca stilin değil, karakterin de temelidir. Her istediğini almamak, her gördüğünü istememek, her çağrıldığı yere yetişmemek… Bunlar da birer zarafet biçimidir.

Sonunda mesele kıyafet değildir.

Mesele, insanın kendisini kalabalıkların, trendlerin ve vitrinlerin gürültüsü içinde kaybetmemesidir. Ne aldığını, neden aldığını, nasıl taşıdığını bilmesidir. Bazen bir ceketi, bazen bir susmayı, bazen de bir vazgeçişi iyi taşımaktır.

Çünkü gerçek şıklık dolabın kapağı açılınca değil, kadın bir odaya girdiğinde başlar.

Ve bazen bir kadını en zarif gösteren şey, üzerinde ne olduğu değil, neye ihtiyaç duymadığını bilmesidir.