Hiçbir baskı altında olmadan, isteyerek ve bilerek çalışma arkadaşlarını kendisi seçtiği için, eğer bir suç işlenmişse bir numaralı "siyasi sorumlu" Ahmet Ataç'tır.
CHP'li belediyelerde yaşanan usulsüzlükleri, rantı, haksızlıkları yıllardır yazıyoruz.
Yazdıklarımızın tamamı, delil ve ispat açısından kuşku götürmeyecek resmi evraklara dayanıyor; öyle ki yaptığımız haberlerin hiçbirini tekzip edemediler, edemezler.
Sadece bir kez, bir belediye bürokratının "Annemi, babamı karıştırmayın" ricasıyla yazıyı geri çektik.
Çünkü önce insanız.
Belgelerin ve olayların gerçekliği ile masumiyet karinesi tek tartımız.
Kendimizi Adalet Tanrıçası Themis'in yerine koymuyoruz. Suçu ispatlanana kadar herkes masumdur.
Tepebaşı Belediyesi'ne yönelik yapılan "Yolsuzluk Operasyonu" ile tutuklanan bürokratlar hakkındaki iddiaların ispatlanmasını bekleyeceğiz.
Ancak bu yolsuzluk iddialarının mutlaka bir siyasi sorumlusu olmak zorundadır.
Kanunlarda net bir tanımı bulunmayan "hayatın olağan akışına aykırı" kavramı, her kademedeki mahkeme kararlarını belirlemekte önemli bir ölçüttür.
Normal kabul edilen şeyler ispat gerektirmezken, olağan akışa aykırı bir durumun güçlü kanıtlarla kanıtlanması gerekir.
Belediye gibi, yönetim biçimi "siyasi tercihler" ile belirlenen ve Belediye Başkanı'nın tam hâkimiyeti altında yönetilen bir organizasyonda; "siyasi iradenin" her şeyden habersiz olması "hayatın olağan akışına aykırıdır."
Çünkü belediyelerin bir numaralı siyasi sorumlusu, "siyasi tercihler" yoluyla belirlenen Belediye Başkanlarıdır.
Atama yetkisi verilen Belediye Başkanı, kendi yardımcılarını seçme hakkına sahiptir.
Seçilmiş Meclis Üyeleri arasından atayacağı yardımcısı için hiçbir eğitim ve kıdem kriteri olmadan istediğini atar.
Memur olarak seçeceği kişinin lisans mezunu ve 10 yıl hizmeti olması yeterlidir.
Eşinden, çocuğundan daha çok göreceği; en yakın çalışma arkadaşını, sırdaşını, onların deyimiyle kardeşini, oğlunu olacak "Özel Kalem" müdürünü kendi belirler.
Belirlediği kişi de hiçbir sınava tabi olmadan, "istisnai memur" olarak Özel Kalem Müdürü atanır.
"Hayatın olağan akışına" göre, kendi çalışma arkadaşlarını seçme özgürlüğüne sahip bir kişinin, bilgisine ve namusuna güveneceği insanları seçmesi gerekir.
Ortalama zekâ ve sorumluluk sahibi her belediye başkanı, seçeceği kişileri araştırır.
Hiçbir belediye başkanının sorumluluktan kaçması mümkün değildir.
Onun içindir ki;
Usulsüzlüklerin tespit edildiği Sayıştay, İçişleri Bakanlığı ve MASAK raporları, HTS kayıtları, banka hareketleri, şikâyetler, itiraflar...
Maddi delil kabul edilecek tüm unsurları bir kenara bırakıyorum.
Gözaltına Belediye başkan yardımcısı ile özel kalem müdürünün gözaltı yapılan evlerini gördünüz. Başkan yardımcısının evini daha önce 16 milyon liraya satışa çıkardığı biliniyor.
Diğer tutuklu, Ahmet Ataç'ın özel kalem müdürü Ö.E.'nin meşhur evinin ihtişamı yerel basında defalarca yer aldı. ESKİ suyu getirmiş, trafo koyulmuş, yol yapılmış. İçerideki müştemilatla birlikte değerini kimse ölçemez.
Şahsın, Özel Kalem Müdürü olmadan önceki gelir durumuyla böyle bir evi almasının veya inşaa etmesinin mümkün olmadığını en iyi Ahmet Ataç bilir.
"Bilmiyordum" deme şansı yoktur.
Aklı başında herkese göre, 10 yıl içinde tek başına memur maaşıyla öyle bir "villa" sahibi olmak "hayatın olağan akışına aykırıdır."
Ahmet Ataç gibi, ortalama zekânın üstünde bir diş hekiminin bu aykırılığı görmemesi mümkün mü?
Asla mümkün değil.
O evin hukuktaki adı da bellidir.
3628 sayılı Kanun, meşru geliriyle açıklanamayan serveti açıkça "haksız mal edinme" sayar. Kanuna uygun edinildiği ispat edilemeyen mal, hukuken açıklama bekleyen maldır.
"Hayatın olağan akışına aykırılık" da bir slogan değil, Yargıtay'ın yerleşik içtihadında bir "fiili karine"dir. Masumiyet karinesini ortadan kaldırmaz; ama olağan akışa aykırı tabloyu yaratan kişiye "açıkla" yükünü yükler.
Açıklayamayan susmayı seçer. Susmak da bir cevaptır.
CHP yandaşı bir ulusal kanalın sabah haberlerine çıkan Ahmet Ataç'ın, operasyonun başındaki makul tavrının, operasyonu yapan Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı'nı "iftiraname hazırladılar" diyerek suçlayan bir mahiyete dönüşmesini hayretle izledik.
Alttan üste herkesin "talimatı yerine getirdim" beyanına göre, en üstteki Ahmet Ataç elbette arkadaşlarının arkasında durmak zorunda.
Çünkü hiçbir baskı altında olmadan, isteyerek ve bilerek çalışma arkadaşlarını kendisi seçtiği için, eğer bir suç işlenmişse bir numaralı "siyasi sorumlu" Ahmet Ataç'tır.
Bir de işin hukuki tarafını konuşalım.
Cezai sorumluluk şahsidir. Anayasa'nın 38. maddesi nettir; kimse başkasının fiilinden cezalandırılamaz. Tutuklananların suçu —sabit olursa— onların suçudur.
Ama siyasi ve idari sorumluluk bambaşka bir tartıdır.
5393 sayılı Belediye Kanunu, Belediye Başkanı'nı "belediye idaresinin başı" sayar. İdarenin temsilcisi odur. Personeli o seçer, denetim ona aittir. Gözetim ve denetim yükümlülüğü bir nezaket değil, kanuni bir görevdir.
Bu görevi yapanın sorumluluğu olmaz. Yapmayanın olur.
İşte "vahim" ile "daha vahim" arasındaki ikilemin hukukta iki ayrı adı vardır:
Başkanın haberi varsa ve sustuysa —Türk Ceza Kanunu madde 257: görevi kötüye kullanma.
Bilmesi gerekirken bilmediyse —yine madde 257: görevi ihmal.
İhmal de suçtur. "Haberim yoktu" bir savunma değil, çoğu zaman bir ikrardır.
330 bin nüfuslu bir belediyede tek siyasi sorumlu olan Belediye Başkanı'nın yaşananlardan haberi varsa, vahimdir. Haberi yoksa, çok daha vahimdir.
Her iki durum da "hayatın olağan akışına aykırıdır." Bu şehirde hesap vermek de hayatın olağan akışına aykırı. O villayı göre göre, kalkıp başsavcılık makamına "iftiraname hazırladılar" demek ise olağan...
