Bazı şehirlerde meydanlar konuşur.
Bazı şehirlerde sokaklar.
Bazı şehirlerde ise boş kâseler...
Tepebaşı meclisinde son günlerde işte o boş kâselerin konuştuğu bir yere dönüştü.
Çünkü bazen bir boş kâse, yüz sayfalık müfettiş raporundan daha ağırdır.
Bazen bir soru, bin alkıştan daha gür çıkar.
Ve bazen bir belediye meclisi, demokrasi sahnesi olmaktan çıkıp sinirli bir tiyatro kumpanyasına dönüşür.
Haziran ayının ilk meclis toplantısını izleyenler tam da buna tanıklık etti.
Kanal 26 ekranlarından canlı yayınlanan ilk oturumda insan ister istemez şu soruyu soruyordu:
Burası belediye meclisi mi, yoksa eleştiriden korkanların kurduğu bir ses bastırma merkezi mi?
Muhalefet konuşmak istiyor.
Sorular sormak istiyor.
Hesap sormak istiyor.
Ama mikrofonun düğmesi demokrasiye değil, rahatsızlığa bağlı.
Sorular yükseldikçe sesler kısılıyor.
Eleştiriler arttıkça tahammül azalıyor.
Sanki Tepebaşı Belediyesi değil de camdan yapılmış bir saray yönetiliyor.
Bir soru sorulunca duvarlar çatlayacakmış gibi bir telaş...
Bir hesap istenince düzen dağılacakmış gibi bir panik...
Oysa demokrasi bağırmalarla, alkışla değil, itirazla ölçülür.
Fakat Tepebaşı Meclisi'nde görünen manzara başka.
Orada demokrasiye methiyeler dizenler, iş hesap vermeye gelince kulaklarını kapatıyor.
Muhalefetin konuşmasını istemiyor.
Soruların duyulmasını istemiyor.
Yetmiyor...
Salondaki tribün gösterileriyle siyaset yapılmaya çalışılıyor.
İnsan izlerken kendini mecliste değil, derbi maçının kale arkasında hissediyor.
Sanki holiganlar tribünleri basmış rakip takıma ağızlarına geleni söylüyorlar.
Bağıranlar var.
Yuhalayanlar var.
Ama cevap veren yok.
İşte meselenin özeti de burada.
Çünkü cevap verebilen bağırmaz. Tribünleri susturun deme yetkisi belli..
Başkan Ahmet ATAÇ.. ama oralı bile değil..
Cevap verebilen susturmaz.
Cevap verebilen kalabalıkların arkasına saklanmaz.
AK Parti Tepebaşı İlçe Başkanı Serhat Tunç'un sosyal medyada yaptığı açıklama da tam bu noktaya işaret ediyor.
Diyor ki:
"Ne kadar bağırırsanız bağırın, ne kadar hakaret ettirirseniz ettirin, gerçeklerin üzerini örtemezsiniz."
Aslında bütün tartışma bu cümlede düğümleniyor.
Çünkü gerçeklerin üzeri bazen betonla örtülür.
Bazen dosyalarla.
Bazen de gürültüyle.
Ama hiçbir örtü sonsuza kadar dayanmaz.
Nitekim tartışmanın merkezinde artık sıradan siyasi polemikler yok.
Ortada soruşturmalar var.
Tutuklamalar var.
Kamuoyunun cevap beklediği iddialar var.
Ve bütün bunların ortasında Ahmet Ataç'ın televizyon ekranlarında söylediği o cümle duruyor:
"Bazı arkadaşlarımızın neden tutuklandıklarını anlayamadım."
İnsan bu cümleyi duyunca ister istemez durup düşünüyor.
Bir belediyede yöneticiler tutuklanıyor.
Bir buçuk yıldır sürdüğü söylenen soruşturmalar konuşuluyor.
Kamuoyu açıklama bekliyor.
Ve Belediye başkanı hâlâ "anlayamadım" diyor.
İşte tam burada siyaset bitiyor.
Yerini başka bir şey alıyor.
Ya ilgisizlik...
Ya sorumsuzluk...
Ya da çok daha ağır bir tablo...
Çünkü bir yönetici, kurumunda ne olduğunu bilmiyorsa sorun vardır.
Biliyorsa ve yine de konuşmuyorsa daha büyük sorun vardır.
Mecliste AK Parti Tepebaşı Meclis Üyesi Ali Semih Ünlü ‘nün elindeki boş kase bu yüzden sıradan bir eşya değildi.
O kâse aslında Tepebaşı siyasetinin röntgen filmiydi.
Bir taraf kâsenin neden boş olduğunu soruyordu.
Diğer taraf kâsenin görünmesini istemiyordu.
Bir taraf hesap istiyordu.
Diğer taraf gürültü üretiyordu.
Fakat siyaset garip bir şeydir.
Soruları susturduğunuzu sanırsınız.
Ama onlar çoğalır.
Mikrofonu kapatırsınız.
Ama sokak konuşmaya başlar.
Mecliste bastırdığınız ses, meydanda yankılanır.
Bugün Tepebaşı'nda yaşanan tam olarak budur.
Artık mesele AK Parti ile CHP arasındaki bir çekişme değildir.
Mesele, sorulara cevap verilip verilmeyeceği meselesidir.
Çünkü vatandaşın aklındaki soru çok basittir:
Bu kadar iddia varken neden cevap verilmiyor?
Bu kadar soru varken neden öfke büyüyor?
Bu kadar tartışma varken neden açıklama yapılmıyor?
Tepebaşı'nın beklediği şey alkış değil.
Tribün değil.
Gürültü değil.
Cevap.
Çünkü boş kâseler bir süre sonra konuşmaya başlar.
Ve konuşan kâselerin sesini hiçbir başkan bastıramaz.
Hiçbir meclis susturamaz.
Hiçbir kalabalık örtemez.
Çünkü gerçeklerin kötü bir huyu vardır:
Eninde sonunda ortaya çıkarlar.
İşin belki de en düşündürücü tarafı meclis salonunda yaşanan hakaret görüntüleriydi.
Muhalefet meclis üyeleri konuşmaya çalışırken salondan yükselen sesler, yuhalamalar ve hakaretler sıradan bir tepki olarak görülemez.
Asıl soru şudur:
O insanlar oraya neden getirildi?
Kim davet etti?
Kim organize etti?
Kim o atmosferin oluşmasına göz yumdu?
Demokrasi, farklı düşünenin konuşma hakkını savunma rejimidir.
Sizin gibi düşünmeyene bağırma rejimi değildir.
Eğer bir Belediye meclisinde muhalefetin sesi, tribünlerden yükselen sloganlarla bastırılmaya çalışılıyorsa orada demokrasi değil, tribün siyaseti vardır.
Tribün siyaseti ise her zaman zayıf yönetimlerin sığındığı son limandır.
Çünkü cevabı olan konuşur.
Cevabı olmayan kalabalık toplar.
Cevabı olan ikna etmeye çalışır.
Cevabı olmayan yuhalatmaya çalışır.
İşte Tepebaşı'nda vatandaşın gördüğü manzara buydu.
Bir tarafta sorular vardı.
Diğer tarafta o sorular duyulmasın diye oluşturulan gürültü.
Bir tarafta hesap sorulmasını isteyen meclis üyeleri vardı.
Diğer tarafta hakaretlerle siyasi üstünlük kurmaya çalışan bir anlayış.
Şimdi soralım:
Muhalefetin seçilmiş meclis üyelerine söz vermeyen...
Sorulara cevap vermeyen...
Hakaretleri engellemeyen...
Salonu tribüne çeviren...
Farklı görüşleri bastırmaya çalışan...
Bir siyasi anlayıştan demokrasi dersi alınabilir mi?
Tepebaşı halkının cevap beklediği soru tam da budur.
Çünkü demokrasi sadece seçim kazanmak değildir.
Demokrasi, en sert eleştiriyi bile dinle
yebilme olgunluğudur.
Eleştiriye tahammül edemeyenlerin demokrasi nutukları ise ancak kürsü süsü olmaktan öteye gidemez.
