Gücü Millete, Liyakatı Önceliğe
Bir önceki yazımda “Terörsüz Türkiye” vizyonunu, tarihi bir fırsat ve milli bir zaferin kapısı olarak ele almıştım. O süreç, devletimizin kararlılığı ve milletimizin ferasetiyle yol almaya devam ediyor. Şimdi ise asıl soru şudur: Bu zaferin ardından siyaseti nasıl yapacağız? Gücü nasıl kullanacağız? Etik bir siyaset mümkün müdür ve bunu nasıl inşa edeceğiz?
Siyaset, salt iktidar kapma sanatı değildir. Siyaset, milletin emanetini taşımak, o emaneti kişisel çıkar, makam hırsı veya kısa vadeli hesaplarla değil; ülke ve milletin uzun vadeli menfaati için kullanmaktır.
Güç, kişiselleştirildiğinde yozlaşır. Güç, liyakat ve hizmet anlayışıyla birleştiğinde ise millet için bereket haline gelir. İşte etik siyasetin temel taşı budur.
Etik siyasetin ilk şartı, “temiz niyet”.Basit görünen bir kelime ama anlamı o kadar büyüktür ki.“Bu makam bana ne kazandırır?” sorusu yerine “Bu makamda milletime ve ülkeme ne kazandırabilirim?” sorusu sorulmalıdır. Her karar, her atama, her proje bu süzgeçten geçirilmelidir. Kamu kaynakları, kamu yetkisi ve kamu güveni, kişisel ya da grupsal menfaatlerin aracı olamaz. Bu bilinç, sadece üst düzey yöneticilerde değil, yerel yönetimlerden en küçük birimlere kadar her kademede yerleşmelidir.
İkinci şart, liyakattır. Liyakat, sadece diploma veya unvan meselesi değildir. Liyakat; bilgi, beceri, ahlak, çalışkanlık ve millete hizmet etme iradesinin birleşimidir. Yeteneği olmayanı, liyakatsiz olanı makama getirmek, o makamı ve o makamın hizmet ettiği insanları cezalandırmaktır.
Liyakat esas alındığında, hem verimlilik artar hem de toplumun adalete olan inancı güçlenir. “Adamımız” değil, “işin adamı” anlayışı egemen olmalıdır. Bu, partizanlığı reddetmek değil; partizanlığı liyakatın üstüne çıkarmamak demektir.
Üçüncü şart, şeffaflık ve hesap verebilirliktir. Etik siyaset, kapalı kapılar ardında yapılan hesaplarla değil; açık, denetlenebilir ve millete karşı sorumluluk bilinciyle yürür. Yerel düzeyde alınan her kararın, harcanan her kuruşun, atanan her kişinin gerekçesi millete açıklanabilmelidir.
Çünkü siyaset, millet adına yapılan bir iştir; milletin bilgisi ve onayı dışında yürütülemez.
Bu ilkeleri önce yerel siyasette hayata geçirmek, sonra da ülke çapına model olarak sunmak en büyük arzumdur. Çünkü büyük değişimler genelde yerelden başlar. Bir belediyede, bir ilçede, bir mahallede liyakat esas alındığında; güç kişisel çıkar için değil, insanların gerçek ihtiyaçları için kullanıldığında; şeffaflık ve etik standartlar uygulandığında, ortaya çıkan sonuçlar herkese örnek olur.
Başarılı bir yerel model, “Bu mümkünmüş” dedirtir. O model yaygınlaştıkça, ülke siyasetinin standartları da yükselir.
Gücü millete emanet olarak gören, liyakatı öne çıkaran, kişisel hırsları bir kenara bırakıp “Ülkem ve milletim için ne yapabilirim?” diyen bir siyaset anlayışı mümkündür. Bu anlayışı önce yerel düzeyde hayata geçirip, sonra Türkiye’nin tamamına model olarak sunmak; hem bir sorumluluk hem de bir borçtur.
