Finans piyasalarında yine kazan kaynıyor.
Yatırım fonları üzerinden ortaya çıkan zararlar tartışılıyor.
Ama asıl soru başka:
Bu faturayı kim ödeyecek?


Ekonomist Mahfi Eğilmez’in dikkat çektiği nokta tam da burası.
Yaşananları henüz kesinleşmiş bir “Ponzi sistemi” olarak nitelendirmenin erken olduğunu söylüyor. Ancak olağanüstü getirilerle düşük likiditeli varlıkların yarattığı fiyat hareketlerinin Ponzi benzeri mekanizmalara işaret edebileceğine dikkat çekiyor.
Ve üç adres gösteriyor:
Fonları kuranlar…


Denetleyen kamu otoritesi…
Ve yatırımcılar.
Elbette yatırımcının da sorumluluğu var.
Finans piyasalarının kadim kuralı belli:
Olağanüstü getiri, olağanüstü risk demektir.
“Risksiz yüksek kazanç” diye bir şey yoktur.


Ama yüksek risk almak başka şeydir, kandırılmak başka.
Asıl mesele burada başlıyor.
SPK’nın 2025 sonlarından itibaren piyasadaki anormal fiyat hareketlerini gözlemlediği belirtiliyorsa, insanın aklına şu soru geliyor:
Madem sorun görülüyordu, neden daha önce ve daha etkili müdahale edilmedi?


Çünkü vatandaşın her fonun içyüzünü bilmesi beklenemez.
Portföyü kim oluşturuyor?
Varlıklar nasıl değerleniyor?
Likidite ne durumda?


Fiyatlar neden olağanüstü yükseliyor?
Bunları denetlemek için kamu otoritesi var.
Yoksa SPK tabelasını nereye asacağız?
Şimdi gelelim en can alıcı noktaya:
Zarar kimin olacak?


Yüksek getiri uğruna risk alan yatırımcının mı?
Fonları kuranların mı?
Denetim görevini gerektiği gibi yapmayanların mı?


Yoksa bu sisteme hiç girmemiş vatandaşın mı?
Mahfi Eğilmez’in itirazı tam burada:
Risk alanın zararı kamu kaynaklarıyla bütün topluma yayılıyorsa, risk almayan vatandaş neden bu faturayı ödesin?


Son derece basit bir soru.
Çünkü kazanç özel, zarar kamu olursa bunun adı piyasa ekonomisi değil;
“Kâr sana, zarar millete” düzenidir.
Birileri yüksek getiri peşinde koşacak.
Birileri bu getirileri pazarlayacak.
Denetim mekanizması zamanında çalışmayacak.


Sonra zarar ortaya çıkınca:
“Merak etmeyin, devlet gereğini yapar.”
Devlet gereğini yapar da…
Faturayı kime gönderir?


İşte vatandaşın asıl korkması gereken yer burası.
Geçmişte aynı filmi kaç kez gördük?
Hiç mi ders alınmıyor?
Para kazanmak bu kadar kolay mı?
“Garantili yüksek kazanç” lafı duyulduğunda akıl neden hemen tatile çıkıyor?


Sülün Osman bile bunların yanında masum kalmasın!
Günümüzün foncu Zübükleri, vatandaşa yüksek kazancı gösterip riskin üzerini örterken, zarar ortaya çıktığında gözlerini Hazine’ye çevirmesin.
Ama burada vatandaşın sorumluluğunu da yok sayamayız.
Yatırımcı, riskin farkında olmak zorunda.
Fakat yatırımcının sorumluluğu ile devletin denetim sorumluluğunu birbirine karıştırmak da doğru değil.
Devletin görevi yatırımcıya zarar etmeyeceği garantisini vermek değildir.
Devletin görevi piyasayı hukuka uygun, şeffaf ve denetlenebilir tutmaktır.
Yatırımcıyı korumak başka şeydir.
Yatırımcının aldığı bütün riski toplumun sırtına yüklemek başka.
Çünkü bu kapı bir kez açılırsa piyasaya verilen mesaj felakettir:
Kazanç senin, zarar hepimizin!
Böyle bir düzende risk alan daha fazla risk alır.
Denetleyen daha az denetler.
Kaybeden ise nasılsa Hazine’ye bakar.
Hazine de dönüp millete bakar.
Sonra vergi gelir.
Enflasyon gelir.
Bütçe açığı gelir.
Fatura gelir.
Ama faturanın altında nedense hep aynı imza vardır:
Sisteme hiç girmeyen vatandaşın imzası.
Oysa ekonomik düzenin en basit adaleti şudur:
Kazancın sahibi kazancını, riskin sahibi riskini üstlenmeli.
Yoksa yalnızca para kaybetmeyiz.
Daha kötüsünü kaybederiz:
Risk ile sorumluluk arasındaki bağı.
İşte o bağ koparsa, piyasada kaybolan yalnızca para olmaz.
Ahlak da kaybolur.