Tepebaşı Belediyesi'ne ilişkin soruşturmanın iddianamesi tamamlandı.
Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianamede, aralarında belediye personeli ve şirket yetkililerinin bulunduğu 22 şüpheli hakkında hapis cezası talep ediliyor.
Dosyanın 226 sayfa olduğu belirtiliyor.
226 sayfa…
Demek ki ortada “birkaç evrak eksikliği” denilip geçilecek basit bir bürokratik hata dosyası yok.
İddianamenin merkezinde belediyenin çeşitli organizasyon, ikram, yemek ve promosyon alımlarında kullandığı doğrudan temin yöntemleri bulunuyor.
Savcılığın iddiasına göre bazı işlemlerde teknik şartnameler oluşturulmadı; piyasa fiyat araştırmalarında gerçeği yansıtmayan veya yanıltıcı teklif mektupları kullanıldı.
Daha önemlisi, dosyada belediyeden çıkan paranın izinin sürüldüğü görülüyor.
MASAK, bilirkişi ve Vergi Denetim Kurulu incelemeleriyle desteklenen soruşturmada şirketlerin belediyeyle yaptığı işlemler ve sonrasındaki para hareketleri mercek altına alınmış.
MASAK tespitlerine göre Altınsaray Organizasyon'un 2014-2025 döneminde Tepebaşı Belediyesine yaptığı satışların toplamı 7 milyon 71 bin 100 TL + KDV.
D.A. Organizasyon'un 2024-2025 dönemindeki satış tutarı ise 8 milyon 293 bin 125 TL + KDV.
Bu o günkü satın alma gücü veya dolar kuru üzerinden siz hesaplayın.
Dolar kuru. 2.14 /2.90 TL.
Aradan 11 yıl geçmiş
Toplamı siz hesaplayın.
Fakat asıl mesele toplam rakamdan da önemli.
Bu para karşılığında ne alındı?
İşler gerçekten yapıldı mı?
Fiyatlar nasıl belirlendi?
Neden doğrudan temin tercih edildi?
Aynı şirketler nasıl ve hangi koşullarda tekrar tekrar belediyenin kapısını çaldı?
Teklifler gerçekten piyasa araştırmasının sonucu muydu, yoksa sonucu önceden belli bir prosedür mü işletiliyordu?
Bunlar artık siyasi polemik konusu değil. İddianamede yer alan iddiaların mahkeme önünde cevaplanması gereken sorular.
Dahası var.
İddianamede, bazı Belediye ödemelerinin ardından kısa süre içinde nakit çekimler yapıldığı, belirli kişi ve şirket hesaplarına para aktarıldığı, bazı para hareketlerinin ise kripto varlık platformlarına kadar uzandığı yönündeki MASAK değerlendirmelerine yer veriliyor.
İşte burası dosyanın en can alıcı noktası.
Çünkü mesele artık “ihale usulüne uygun yapıldı mı?” sorusunun çok ötesine geçiyor.
Kamu parasının Belediyeden çıktıktan sonra nerelere gittiği sorusu ortaya çıkıyor.
Bir belediyenin bütçesi, belediye yönetiminin özel kasası değildir.
O para vatandaşın vergisidir.
Emeklinin, işçinin, esnafın, sanayicinin, dar gelirlinin ödediği vergilerden oluşur.
Dolayısıyla kamu parasının hangi yöntemle harcandığı kadar, harcamanın sonunda kimin kazandığı da kamuoyunun meselesidir.
Burada bir parantez açmak gerekiyor.
Henüz kesinleşmiş bir mahkeme kararı yok. İddianamede yer alan suçlamalar, savcılığın soruşturma sonunda ulaştığı değerlendirmelerdir.
Sanıkların savunmaları alınacak, deliller mahkemede tartışılacak ve son kararı yargı verecek.
Ama hukuk devleti demek, iddianameyi görmezden gelmek demek değildir.
Tam tersine…
İddia ciddi ise soru da ciddi sorulur.
Üstelik derlememizde yer alan bilgilere göre Belediye Başkanı Ahmet Ataç, Başkan yardımcıları Fikriye Zaptiye ve Erdal Şahbaz ile doğrudan temin evraklarında isimleri ve imzaları bulunan bazı belediye görevlileri yönünden “görevi kötüye kullanma” ve “denetim görevini ihmal” iddiaları bakımından soruşturmanın ayrıca sürdüğü belirtiliyor.
İşte burada dosyanın en önemli siyasi ve idari sorusu ortaya çıkıyor:
Bir belediyede bütün bu işlemler gerçekleşirken denetim mekanizması neredeydi?
Eğer alt kademede hata yapıldıysa üst kademenin bundan haberi var mıydı?
Haberi yoksa neden yoktu?
Varsa ne yapıldı?
Denetim yapıldıysa nasıl yapıldı?
Yapılmadıysa neden yapılmadı?
Kamu yönetiminde “Ben imzalamadım”, “Ben görmedim”, “Bana kimse söylemedi” kolaycılığıyla yönetim sorumluluğu ortadan kalkmaz.
Çünkü makam, yalnızca yetki değil, sorumluluk da verir.
Şimdi dosya yargının önünde.
Kim suçlu, kim suçsuz; bunu mahkeme belirleyecek.
Ama Tepebaşı halkının sorması gereken sorular için mahkeme kararını beklemeye gerek yok.
Çünkü burada tartışılan yalnızca 22 kişinin hukuki sorumluluğu değildir.
Asıl tartışılması gereken, belediyede kamu parasının nasıl yönetildiği ve denetim mekanizmasının nasıl çalıştığıdır.
Doğrudan temin, kamu ihalesinin arka kapısı değildir.
Belediye bütçesi de kimsenin çiftliği değildir.
Kamu kaynağı söz konusu olduğunda şeffaflık lüks değil, zorunluluktur.
Ve eğer iddianamede anlatılanlar mahkeme önünde doğrulanırsa mesele birkaç kişinin yaptığı usulsüzlük olmaktan çıkar.
O zaman karşımıza çok daha ağır bir tablo çıkar:
Sorun, sistemi kullananlarda mıydı; yoksa sistem zaten böyle kullanılmaya mı müsaitti?
İşte asıl hesabı verilmesi gereken soru budur.
