25 yıl önce siyasetin kapılarını halka açan, milyonlara “söz sizin” diyen AK Parti, bugün kuruluş ruhuyla ne kadar aynı yerde duruyor?
AK Parti 25. kuruluş yıl dönümünü kutladı.


Fotoğraflar gösterildi, konuşmalar yapıldı, eski günler hatırlandı.
Ama 25 yıl, sadece kutlanacak bir takvim değildir.


25 yıl, aynı zamanda hesaplaşma ve muhasebe zamanıdır.


Kimler geldi?
Kimler geçti?
Kimler yola çıktı?
Kimler yolda kaldı?
Kimler unutuldu?


Ve belki de en önemlisi:
25 yıl önce kurulan AK Parti ile bugün Türkiye'yi yöneten AK Parti aynı parti mi?


Bu sorunun cevabını bulmak için yalnızca bugüne değil, kuruluş günlerine dönmek gerekiyor.
Çünkü AK Parti'nin hikâyesi, 2001 yılında Ankara'da bir tabelanın asılmasıyla başlamadı.
O hikâyenin bir öncesi vardı.


Fazilet Partisi'ndeki Yenilikçiler-Gelenekçiler ayrışması vardı.
Demokrasi, hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler, çoğulculuk ve ekonomik dönüşüm üzerine yürütülen tartışmalar vardı.
Ve yeni bir siyasal anlayış arayışı vardı.


Abdullah Gül'ün bugün hâlâ “kuruluş belgelerine çok değer veriyorum” demesi bu nedenle önemlidir.


Çünkü bir partinin kuruluş belgeleri, onun siyasi hafızasıdır.
Bir avuç insanın değil, milyonların hikâyesi
AK Parti'nin kuruluşunu yalnızca Erdoğan, Gül, Arınç, Şener ve diğer kurucular üzerinden anlatmak eksik kalır.


Asıl hikâye sokakta yazıldı.
Mahallelerde yazıldı.
Ev ev dolaşan kadınların ellerinde, gençlerin heyecanında, esnafın sohbetinde, işçinin umudunda, emeklinin beklentisinde yazıldı.
Daha önce hiçbir siyasi partiye üye olmamış insanlar, hanelerin kapılarını çaldı.


Biz AK Partinin kurucularıyız dediler.
Üye oldu.
Çalıştı.
Direklere çıkıldı posterler asıldı.
Apartmanın yan duvarlarına Erdoğan’ın resimleri asıldı. Dev ampul fotoğrafları panolarda yer alıyordu.


Sandık başında bekledi. Okul bahçelerinde heyecanla beklenildi.
Broşür dağıttı.
Toplantılara katıldı.
Çünkü karşılarında yalnızca yeni bir parti görmüyorlardı.
Kendi hikâyelerinden bir parça buluyorlardı.
“Yeter, söz milletindir” sözü bu yüzden karşılık buldu.
“Kimsesizlerin sesi olacağız” denildi.
Yolsuzluklarla mücadele sözü verildi.
Yasaklarla mücadele sözü verildi.
Yoksullukla mücadele sözü verildi.
Devletin vatandaşa tepeden bakmadığı, vatandaşın devlete hesap sorabildiği bir Türkiye vaat edildi.
Şeyh Edebali'nin “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” anlayışı siyasal söylemin temel referanslarından biri oldu.
Ve toplum buna inandı.
Eskişehir'de yazılan hikâye
Bu hikâyenin Eskişehir'de de ayrı bir karşılığı vardı.


Sizler Eskişehir'deki kuruluş hikâyesini HABER ÖTESİNDE yazı dizisi olarak okudunuz.


1,2,3,4,5…
Editörün seçtikleri.
Ama yazılanların yanında yazılamayanlar da vardı.
Filtrelenenler…
Fotoğraflar ise o anların vesikaları..
Osman Yüksel, Hasan Tuç, Fikret Dönmez..


Birde yönetim kurulu üyelig yapanlar..
Dava için koşanlar..
Zamanla, fotoğrafın dışına çıkarılanlar…


İsimleri unutulanlar…
Oysa o günlerde Eskişehir'de de aynı heyecan yaşanıyordu.
Mahallelerde teşkilatlanılıyordu.
Kapılar çalınıyordu.
İnsanlara siyaset anlatılıyordu.
Daha önce siyasetin dışında duran insanlar partiye katılıyordu.
Eskişehir'deki o ilk dönem, aslında Türkiye'nin genel fotoğrafının küçük bir örneğiydi.


Ötekileştirme yoktu.
Herkese ulaşma çabası vardı.
Ortak bir heyecan vardı.
İnsanlar “Bu defa farklı olabilir” diyordu.


Ve gerçekten de farklı bir şey oluyordu.
Siyasetin bir avuç politika baronunun elinden çıkıp geniş kitlelerin katıldığı bir alana dönüşmesi, AK Parti'nin en büyük başarısıydı.


Eskişehir'de de bunun izlerini gördük.
O günlerin fotoğrafına bugün yeniden bakıldığında insanın aklına ister istemez şu geliyor:


Kimler vardı?
Kimler o gün emek verdi?
Kimler kapı kapı dolaştı?
Kimler ilk tabelayı astı?
Kimler ilk toplantıları yaptı?
Kimler seçim gecesine kadar çalıştı?


Ve bugün o insanların kaçı hâlâ aynı fotoğrafın içinde?
İşte 25 yılın asıl hikâyesi biraz da burada saklı.
AK Parti'nin altın yılları
2002 sonrasında Türkiye gerçekten değişti.


Ekonomi toparlandı.
Enflasyon geriledi.
Türk Lirası değer kazandı.
Kişi başına düşen milli gelir yükseldi.


KOBİ'ler büyüdü.
Üretim arttı.
İhracat yükseldi.
Altyapı yatırımları hızlandı.
TOKİ eliyle geniş kesimlerin konut sahibi olması sağlandı.
Sağlık sistemi yenilendi.
Türkiye Avrupa Birliği'ne tam üyelik hedefini ciddi biçimde gündemine aldı.
Pasaport değer kazandı.
Türkiye'nin dış dünyadaki itibarı yükseldi.
Toplumun geleceğe ilişkin beklentisi büyüdü.
İnsanlarda bir heyecan vardı.
Daha önemlisi, geleceğe dair umut vardı.
AK Parti'nin ilk dönemini başarılı kılan yalnızca ekonomik göstergeler değildi.
Ortak akıl vardı.
Farklı görüşlerden insanların aynı masada oturabilmesi vardı.
Güçlü kadrolar vardı.
Liyakat tartışması bugünkü kadar ağır değildi.
Parlamentonun ağırlığı hissediliyordu.
1 Mart tezkeresi bunun çarpıcı örneklerinden biriydi.
“Ben mecburum, siz mecbur değilsiniz” anlayışı, parlamentonun karar iradesine yapılan önemli bir vurgu olarak tarihe geçti.
Deniz Baykal ve CHP'nin Erdoğan'ın siyasi yasağının kaldırılması konusunda verdiği destek de başka bir dönemin siyasal kültürünü gösteriyordu.
Siyasi rakibin önünü kesmek değil, siyasetin önünü açmak düşüncesi daha güçlüydü.
Sonra Türkiye değişti, AK Parti de değişti
2013 bir kırılma noktası oldu.
Gezi…
17-25 Aralık…
FETÖ…
Suriye…
Çözüm sürecinin sona ermesi…
15 Temmuz…
Olağanüstü dönem…
Ve ardından Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi…
Bülent Arınç'ın deyimiyle birinci dönemin yükseliş trendi ikinci dönemde aynı şekilde devam etmedi.
Abdullah Gül de AK Parti tarihini iki ayrı dönem üzerinden değerlendiriyor.
Ve kuruluş vizyonunun hâlâ Türkiye için geçerli olduğunu söylüyor.
Arınç ise daha açık konuşuyor:
“Sistemi düzeltin. Ehliyete, liyakate, istişareye önem verin.”
İşte 25. yılın düğüm noktası burasıdır.
Çünkü mesele Erdoğan'ın liderliği değildir.
Mesele, liderlik ile kurumlar arasındaki dengenin ne olduğudur.
Bir siyasi hareketin gücü yalnızca liderinden gelmez.
Kadrosundan gelir.
Teşkilatından gelir.
Ortak aklından gelir.
Tabanından gelir.
Ve en önemlisi, kuruluş ilkelerine bağlılığından gelir.
Kimler geldi, kimler geçti?
25 yılda çok insan geldi.
Çok insan geçti.
Bakanlar değişti.
Milletvekilleri değişti.
Belediye başkanları değişti.
Parti yöneticileri değişti.
Kurucu kadroların bir bölümü siyasetin dışında kaldı.
Bir bölümü başka partilere gitti.
Bir bölümü sessizliğe çekildi.
Bir bölümü ise adeta tarihin fotoğrafından silindi.
Ama tarihin sayfalarında yer alanlar silinmez.
Çünkü o gün AK Parti'yi iktidara taşıyan yalnızca Recep Tayyip Erdoğan değildi.
Bir kadro vardı.
Bir teşkilat vardı.
Bir toplumsal dalga vardı.
Ve o dalganın içinde milyonlarca insan vardı.
Bugün 25. kuruluş yıl dönümünde yalnızca bir kişinin öne çıkarıldığı bir tarih anlatısı yapılırsa, o tarih eksik kalır.
Bülent Arınç'ın “Yola beraber çıktıklarınızı unutmayacaksınız” sözü bu nedenle önemlidir.
Çünkü siyasi hareketler sadece liderlerle değil, yol arkadaşlarıyla büyür.
AK Parti 25 yaşında.
Ama siyasi partilerin yaşı takvimle ölçülmez.
Kuruluş ilkeleriyle bugünkü uygulamaları arasındaki mesafeyle ölçülür.
25 yıl önce AK Parti Türkiye'yi değiştirmek için yola çıktı.
Türkiye'yi değiştirdi.
Peki, 25 yıl içinde Türkiye AK Parti'yi de değiştirdi mi?
Yoksa AK Parti kendi kuruluş iddiasından mı uzaklaştı?
Belki cevap ikisinde de saklı.
Bugün Abdullah Gül'ün “O kuruluş vizyonunun hâlâ Türkiye için geçerli olduğu kanaatindeyim” sözü ile Bülent Arınç'ın “İlkelerimize geri döneceğiz” çağrısı yan yana konulduğunda ortaya çok çarpıcı bir tablo çıkıyor.
İki kurucu isim.
İki farklı cümle.
Ama aynı yere çıkan bir soru:
AK Parti yeniden doğacaksa, nereden başlayacak?
Kuruluş belgelerinden mi?
Ortak akıldan mı?
Liyakatten mi?
Hukuktan mı?
Demokrasiden mi?
Yoksa 25 yıl önce sokaklarda, mahallelerde, evlerde yükselen o büyük heyecandan mı?
Belki de hepsinden.
Çünkü AK Parti'nin 25 yıllık hikâyesi yalnızca Recep Tayyip Erdoğan'ın hikâyesi değildir.
O hikâye, bir zamanlar “Benim de sözüm var” diyerek siyasetin kapısından içeri giren milyonların hikâyesidir.
Eskişehir'de kapı kapı dolaşanların da hikâyesidir.
İlk tabelayı asanların da…
İlk toplantıyı yapanların da…
Bugün adı hatırlanmayanların da…
Ve belki de en önemlisi, o gün kendisini bu hareketin sahibi hissedenlerin hikâyesidir.
25 yıl sonra geriye dönüp bakıldığında mesele artık “Ne kadar uzun iktidarda kaldık?” sorusu değildir.
İktidarın süresini muhalefet belirler..