Saçlarımız beyazlıyor.

Yaş ilerledikçe, stres ve şehir hayatının o metalik temposu altında, aynaya her baktığımızda bir tel daha parlıyor.

Tam bu noktada, pazarlama dünyasının en eski hilesi devreye giriyor: “Beyazlamayı durduran mucize şampuan!”…

Reklam diliyle konuşursak, “doğal melanin aktivatörü”, “enzim destekli pigment onarıcı” veya “anti-grey teknolojisi”….

Cümleler ne kadar karmaşık, şişirme kelimeler ne kadar bilimsel görünüyorsa, etkisi o kadar büyüyor…

Ancak gerçekte bu şampuanlar, saç köklerindeki pigment hücrelerinin (melanositlerin) ölümünü durduramıyor.

Çünkü beyazlama, bir kozmetik sorun değil; biyolojik bir sonuçtur.

Melanosit dediğimiz hücre, yaşla birlikte, genetik kodun izin verdiği ölçüde çalışmayı bırakır.

Şampuanın saç teline dokunduğu yer, bu sürecin çok sonrasıdır.

Yani dışarıdan sürülen bir sıvı, kökteki hücrenin ölümüne “dur” diyemez.

Ama bu gerçeği kim anlatır ki?…

Çünkü umut, kozmetik sektörünün en kârlı hammaddesidir…

Gerçek ne mi?..

B12 vitamini eksikliği, bakır ve demir yoksunluğu, kronik stres…

Bunlar beyazlamayı hızlandırır; bunlara müdahale edersen süreç yavaşlar.

Harvard’da yapılan bir araştırma, stresin sinir sistemi üzerinden melanin hücrelerini kalıcı biçimde yok ettiğini gösterdi.

Demek ki bazen çözüm şampuanda değil, zihindedir.

Elbette pazarlamacıların da dayanak noktaları var.

Bazı şampuanlar saça geçici pigment verir, boyar, ışığı farklı yansıtır.

Aynada biraz daha koyu, biraz daha “genç” görünürsün.

Bu kadar. “Yavaşlatır” denilen şeyin özü aslında “örtmek”tir…

Ama şu kadarını söyleyelim: Eğer bir gün bilim gerçekten beyazlamayı durduracak bir molekül bulursa, onu bir kozmetik firmasının rafında değil, Nature dergisinin kapağında görürsünüz.

O zamana kadar “beyaz karşıtı şampuan”lar, kapitalizmin köpüklü masalının bir başka versiyonu olmaya devam edecek…

Saçtaki beyazın tek tedavisi belki de kabullenmek: Hayatın pigmenti azaldıkça, insanın hikâyesi koyulaşır…