Biz faniler sabahları simit fiyatına gelen zamları hesaplayarak güne başlarken, ekonomi yönetimimizin gökyüzündeki sırça köşkünden yükselen o muazzam neoklasik senfoni kulaklarımızı tırmalamaya devam ediyor.
Şef koltuğunda malumunuz, Londra semalarından transfer edilen rasyonel prensimiz Mehmet Şimşek oturuyor.
Elinde sihirli bir değnek var: Adı sıkılaşma.
Tabii bu sıkılaşma nedense hep halkın kemerinde oluyor, kamunun şatafatlı ceketlerinde tek bir düğme bile eksilmiyor.
Gelin, Mehmet Bey’in büyük bir başarı öyküsü gibi önümüze koyduğu, fakat aslında tam bir ekonomik karabasan olan o şanlı bütçemizin kalbine, yani faiz yüküne bir bakalım.
Hani "Faiz sebep, enflasyon sonuç" tezinden tornistan edip "Rasyonel zemin" dedikleri o meşhur yere indik ya; meğer indiğimiz yer zemin değil, dipsiz bir kuyuymuş.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin yıllık toplam borç faizi yükü yaklaşık 105-110 milyar dolara dayanmış durumda.
Devletin kendi bütçesinden ödediği faiz ise 3 trilyon liraya koşuyor.
Matematikle arası hoş olmayanlar için manzarayı Mehmet Bey’in seveceği cinsten bir "performans göstergesiyle" tercüme edelim: Bu ülkede vergi dairesinin kapısından içeri giren, attığınız her adımdan, içtiğiniz her sudan, aldığınız her nefesten kesilen her 100 liranın neredeyse 20 lirası doğrudan Londra’daki faiz lobilerine ya da içerideki rantiyeye gidiyor.
Yani biz sabah altıda kalkıp işe giderken, aslında günün ilk iki saatini küresel tefecilerin faiz taksitini ödemek için çalışıyoruz.
Şahane bir başarı hikayesi, değil mi?
Peki, bu devasa faiz faturasını ödemek için Mehmet Şimşek ne yapıyor?
İşte politikanın "dehşet verici" dehası burada devreye giriyor.
Enflasyonu düşüreceğim diye iç talebi baltalayan, piyasada nakdi kurutan, KOBİ’lerin kapısına kilit vurduran bir yüksek faiz sarmalı yarattılar.
Adına da utanmadan "enflasyonla mücadele" dediler.
Oysa yaptıkları tek şey, enflasyonun faturasını asgari ücretliye, emekliye ve sabit gelirliye yıkmak.
Ücret artışlarını "gerçekleşen" enflasyona göre değil, kendi uydurdukları ve asla tutmayan "hedef" enflasyona göre yapmaya kalkıyorlar.
Halkın mutfağı yangın yeriyken, "Talebi kıstık, başardık!" diye tweet atmak, ekmek bulamayan halka "Kredi kartı limitinizi düşürdüm" diye müjde vermeye benziyor.
Daha da fenası, bu yüksek faizle ülkeye çekilen paranın niteliği.
Kalıcı yatırım, fabrika, üretim getiren var mı?
Yok.
Gelenler "Carry Trade"ciler, yani sıcak paranın sırtlanları.
Dolarını getirip yüksek faizde katlayan, TL’yi yapay olarak değerli kılıp yerli üreticiyi ve ihracatçıyı küresel pazarda nefes alamaz hale getiren kumarbazlar.
Mehmet Bey ise Merkez Bankası'nın swap hariç rezervleri artıya geçti diye gurur tablosu yayımlıyor.
Kusura bakmayın ama elin emanet parasıyla cebe caka satmanın rasyonel ekonomideki adı "başarı" değil, olsa olsa "emanetçi gururu" olur.
Maliye politikasının diğer ayağı ise tam bir komedi.
Vergiyi tabana yayacağız dediler, meğer kastettikleri vergiyi tavandakilerden alıp tabanın sırtına yıkmakmış.
Kamuda tasarruf genelgesi yayımladılar; genelgeden sızan tek şey lüks makam araçlarının egzoz gazı oldu.
Kamu kurum bütçeleri, holdinglerin silinen vergi borçları, garantili köprü ödemeleri tam gaz devam ederken; tasarruf sadece öğretmenlerin hademesinden, memurun servisinden yapıldı.
Sonuç mu?
Karşımızda ne enflasyonu kalıcı olarak düşürebilen ne de yapısal reform yapmaya cesareti olan bir yönetim var.
Tarımda çöküşü izleyen, hukukun üstünlüğünü rafa kaldıran, sadece faiz artırıp dolaylı vergi toplayarak günü kurtarmaya çalışan bir "Excel memurluğu" vizyonu bu.
Mehmet Bey ve ekibi, yabancı sermaye raporlarında kendilerine yazılan övgü dolu raporları okuyup mutlu olabilirler.
Ancak sokaktaki vatandaşın raporunda yazan tek bir şey var: Bu rasyonel masalın tüm faturasını biz ödüyoruz, sefasını ise yine o çok kızdığınız faiz lobileri sürüyor.
Tebrikler Mehmet Bey, bütçeyi faize teslim etme rasyonaliteniz gerçekten gözlerimizi yaşartıyor!..
