Afyonkarahisar'da yaşanan ve sekiz insanın hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan korkunç saldırı, yalnızca bir adli vaka olarak değerlendirilip birkaç gün sonra gündemden düşürülmemelidir.

Çünkü bu olay, toplum olarak yüzleşmemiz gereken çok daha derin bir sorunun acı göstergesidir:

İnsan, hangi noktada öfkesinin esiri olur ve başka bir insanın yaşamı üzerinde kendisine hüküm verme hakkını nasıl görebilir?

Bir anlaşmazlık, bir alacak meselesi, bir tartışma ya da kişisel bir hesaplaşma... Sebep her ne olursa olsun, hiçbir gerekçe bir insanın yaşamını elinden almayı meşru kılamaz.

Üstelik bu olayda hayatını kaybedenler arasında görevlerinden evlerine dönen iki öğretmenin de bulunması, acının boyutunu daha da derinleştiriyor.

Bir tarafta yarım kalan hayatlar, diğer tarafta bir daha kapısı çalınmayacak evler, bekleyişi hiç bitmeyecek aileler ve artık öğretmenlerini göremeyecek çocuklar var.

Psikolojik açıdan baktığımızda, kontrol edilemeyen öfke, dürtü yönetimindeki yetersizlik, engellenmişlik duygusu ve sorunları şiddet dışında bir yöntemle çözememe düşüncesi, bu tür olayların anlaşılmasında önemli başlıklardır.

Ancak bunların hiçbiri tek başına bir insanı cinayete götüren nedeni açıklamaya yetmez. Şiddet, yalnızca öfkenin değil; empati kaybının, sorumluluk duygusunun aşınmasının ve karşısındaki insanı bir birey olarak görememenin de sonucudur.

Sosyolojik açıdan ise karşımızda daha büyük bir mesele duruyor.

Tahammül sınırlarımız daralıyor, anlaşmazlıklarımızı konuşarak çözme becerimiz zayıflıyor, farklı düşüncelere ve hayal kırıklıklarına karşı giderek daha sert tepkiler veriyoruz.

Öfkeyi güç, korkutmayı otorite, şiddeti çözüm sanan bir anlayışın yaygınlaşması, yalnızca bireyleri değil, toplumun bütün güven duygusunu yaralıyor.

Burada kendimize şu soruyu sormalıyız: İnsanları bu noktaya taşıyan ruhsal, sosyal ve ekonomik koşulları ne kadar erken fark edebiliyoruz? Ruh sağlığı hizmetlerine erişim, şiddet eğilimlerinin erken fark edilmesi, aile içi ve toplumsal iletişim, silahlara erişimin denetlenmesi ve hukukun caydırıcılığı konusunda ne kadar duyarlıyız?

Elbette hiçbir toplumsal sorun bireysel suçun sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Bir insanın yaptığı tercihin hesabını yine kendisi vermelidir. Ancak yalnızca suç işlendikten sonra harekete geçen değil, suçun oluşmasını önlemeye çalışan bir toplum olmak zorundayız.

Çünkü bir cinayet yalnızca bir insanın hayatını sona erdirmez; geride kalanların hayatını da geri dönülmez biçimde değiştirir.

Bir annenin evladını, bir çocuğun öğretmenini, bir ailenin huzurunu, bir toplumun güven duygusunu elinden alır.

Unutulmamalıdır ki medeniyet, insanların birbirine ne kadar güçlü olduğunu göstermesiyle değil, öfkelendiğinde bile ne kadar insan kalabildiğiyle ölçülür.

Sekiz insanın hayatına mal olan bu korkunç olaydan çıkaracağımız en büyük ders ,

Bir toplumda öfke büyüyüp vicdan küçülüyorsa, orada yalnızca bireyler değil, geleceğimiz de tehlikededir.

İnsan hayatı, hiçbir borcun, hiçbir kavganın, hiçbir kinin ve hiçbir kişisel hesabın bedeli olamaz. Bir insanın öfkesi sekiz insanın sonu olmamalıydı.!