Türkiye’de bordrolu çalışanların sırtına bindirilen vergi yükü, sadece maaş bordrosunda görünen “Gelir Vergisi” satırından ibaret değil.

Asıl mesele, bu yükün ekonominin iki ayağını birden –çalışanı da işvereni de– aynı anda ezmesi.

Gelir İdaresi’nin 2026 için belirlediği ilk vergi dilimi **190.000 TL**.

Ama Yeniden Değerleme Oranı 2000’den beri “kuruşu kuruşuna” uygulansaydı bu rakam **521.210 TL** olacaktı…

Aradaki fark tam **2,74 kat**…

2000’de ilk dilim bir aylık brüt asgari ücretin **21 katı** iken, bugün **5,8 katına** düşmüş durumda.

Bu ne anlama geliyor?..

Devlet 26 yılda, enflasyonun çok üzerinde bir oranda vergi dilimlerini eriterek milyonlarca bordroluyu daha yüksek vergi dilimlerine itmiş.

Her ay **100 bin TL brüt maaş** alan bir çalışan, sadece bu yanlış tarife yüzünden 2026’da yaklaşık **50 bin TL fazladan** gelir vergisi ödüyor…

Peki bu yük sadece çalışanın cebinden mi çıkıyor?..

Hayır…

Türkiye’de gelir vergisi **kaynağında kesiliyor**. Yani bordrolu çalışanın eline geçen net maaş zaten vergisi düşülmüş halde ödeniyor.

Ancak asıl ağır yük, **işverenin sırtına** biniyor.

Çünkü brüt maaşın üzerine işveren;

- Gelir vergisi kesintisi (çalışanın ödeyeceği kısım),

- Damga vergisi,

- SGK işveren payı (%20,5 civarı),

- İşsizlik sigortası işveren payı

gibi kalemleri de ekleyerek **gerçek personel maliyetini** oluşturuyor.

Vergi dilimleri eriyip çalışanın daha yüksek oranda vergilendirildiği her dönemde, **aynı brüt maaş için işverenin fiili maliyeti otomatik olarak artıyor**. İşveren aynı insanı istihdam etmek için daha fazla para harcamak zorunda kalıyor. Bu da neye yol açıyor?

- Rekabet gücü düşüyor,

- Yeni personel alma iştahı azalıyor,

- Mevcut istihdamı koruma maliyeti yükseliyor,

- Üretim maliyetleri şişiyor,

- Fiyatlara yansıyor → enflasyon körükleniyor,

- Sürdürülebilirlik ve yatırım kabiliyeti zayıflıyor.

Kısacası: Devlet bir yandan bordrolu çalışanı “gizli vergi artışı” ile fakirleştirirken, diğer yandan da **işvereni aynı mekanizmayla sıkıştırıyor**.

İki taraf da kaybediyor…

Kazanan tek taraf: Hazine’nin kısa vadeli tahsilâtı….

Bu, akıl almaz bir çelişki…

Devlet bir taraftan “istihdamı artıralım, üretimi büyütelim” diyor; diğer taraftan vergi mevzuatını öyle kurguluyor ki hem çalışanın elindeki para azalıyor hem de işverenin personel başına maliyeti şişiyor…

Sonuç: Ne çalışan rahatlıyor, ne işveren nefes alıyor, ne ekonomi sağlıklı büyüyor…

Mevzuatın bu şekilde yanlış kurgulanması, yıllardır milyonlarca bordrolunun lokmasını dilim dilim koparmış; aynı anda da milyonlarca işletmenin belini bükmüştür…

Bu, sadece bir vergi politikası hatası değil; bizzat devletin kendi ekonomi modelini sabote etmesidir…

Küçük revizyonlar, “şu oranı 1 puan indirdik” açıklamaları bu yapısal çarpıklığı düzeltmez…

Gerçekten ihtiyaç duyulanlar şunlar:

- Vergi dilimlerinin **enflasyona tam endeksli, otomatik ve kuruşu kuruşuna ** güncellenmesi,

- İlk dilimin **asgari ücretin en az 20–25 katı** seviyesine kalıcı olarak taşınması,

- Bordro üzerindeki toplam vergi + SGK yükünün (işçi + işveren payı birlikte) **OECD ortalamalarına yaklaşacak şekilde** düşürülmesi,

- Gelir ve servet arasında daha adil bir denge kurulması (servet ve büyük kazançlara yönelik makul vergilendirme artışları ile bordro yükünün hafifletilmesi).

Aksi takdirde her yıl “yeni vergi tarifesi” açıklanırken aslında aynı sarmal devam edecek:

“Çalışan fakirleşecek,

İşveren sıkışacak,

Üretim maliyeti yükselecek,

Enflasyon azgınlaşacak,

Ve -büyüme- rakamı kağıt üzerinde güzel görünürken milletin cebi boşalacak…

Bu sadece ekonomik bir mesele değil…

Bu, devletin kendi vatandaşına ve kendi ekonomisine karşı duruşudur…

Ve bu duruş artık değişmek zorundadır…