Takvimleri şöyle bir geri saralım; 2013 yılına, Gezi olaylarının yaşandığı döneme gidelim… Hatırlarsınız, başta Fransa olmak üzere o meşhur Avrupa Birliği ülkelerinin "tarafsız, bağımsız ve çok özgür" basını, İstanbul’un göbeğine adeta naklen yayın stüdyoları kurmuştu…
Tarih, hafızası zayıf olanlar için tekerrürden ibarettir derler ama bazen de öyle bir adalet terazisi kurar ki, izlerken kahvenizi yudumlamaktan başka bir şey yapamazsınız….
Takvimleri şöyle bir geri saralım; 2013 yılına, Gezi olaylarının yaşandığı döneme gidelim…
Hatırlarsınız, başta Fransa olmak üzere o meşhur Avrupa Birliği ülkelerinin "tarafsız, bağımsız ve çok özgür" basını, İstanbul’un göbeğine adeta naklen yayın stüdyoları kurmuştu…
Günlerce, haftalarca canlı yayın araçlarının jeneratörleri hiç susmadı.
Sokaklardaki ateşi harlamak, o ateşi olabildiğince "canlı" ve sıcak tutmak için sanki gizli bir el hepsine tek bir merkezden sufle veriyordu.
Akşamları ise Brüksel’den, Paris’ten o bildik, steril ve yukardan bakan açıklamalar peşi sıra gelirdi: "Türkiye’deki olayları derin bir endişe ile takip ediyoruz..."
Vah vah...
Ne büyük bir insani hassasiyet, ne muazzam bir demokrasi nöbeti!…
Türkiye’nin huzuru kaçsın diye stüdyo kuranlar, o günlerde sırça köşklerinden bize medeniyet dersi veriyor, parmak sallıyorlardı…
Gelelim bugüne...
Şimdilerde o şanlı Fransa’nın, o kibirli Avrupa Birliği ülkelerinin sokaklarına bir bakın.
Kameraları bu kez biz kurmadık, canlı yayın araçlarımızı meydanlara yığmadık ama dumanları buraya kadar geliyor.
Sokaklar yanıyor, barikatlar kuruluyor, hani o yere göğe sığdırılamayan "Avrupa hukuku ve özgürlükleri" kendi vatandaşının kafasına cop olarak iniyor…
Sırça köşklerin camları tek tek aşağı inerken, o mağrur yöneticilerin yüzündeki panik dalga dalga yayılıyor.
İşte tam bu noktada, o eski "endişeli" dostlarımıza bir selam göndermek boynumuzun borcu oldu…
Şu anda biz, Türk Milleti olarak, ekranlarımızın karşısına geçtik ve büyük bir titizlikle, derin bir "endişeyle" Avrupa’daki gelişmeleri takip ediyoruz…
Paris sokaklarındaki o alevleri gördükçe içimiz parçalanıyor!..
Demokrasinin beşiği (!) olan bu ülkelerin içine düştüğü bu kaos ortamı, insan hakları ve kamu düzeni açısından bizi gerçekten çok ama çok düşündürüyor…
Hatta o kadar endişeliyiz ki, Avrupalı liderlere itidal çağrısı yapmamak için kendimizi zor tutuyoruz…
Ne demiş eskiler? "Eğer sırça köşkte oturuyorsan, komşunun camına taş atmayacaksın."..
Zamanında Türkiye’nin camını taşla, sopayla, canlı yayınla kırmaya çalışanlar, bugün kendi köşklerinin tavanı başlarına çökünce adaletin ne olduğunu anladılar mı bilinmez…
Ama biz buradayız. Çayımızı koyduk, arkamıza yaslandık ve tarihin o meşhur cilvesini, yani rüzgar ekenlerin bugün nasıl fırtına biçtiğini büyük bir "endişeyle" izlemeye devam ediyoruz…
Geçmiş olsun Avrupa, dualarımız (!) sizinle…
