Tepebaşı Belediye Başkanı Ahmet Ataç’ın, “Yaklaşık 54 yıldır CHP’nin üyesiydim. Mutlak butlan sonucunda istemeden hepimiz CHP’den ayrılmak zorunda kaldık. Hâlâ içim sızlar” sözlerini okuyunca insanın aklına tek bir soru geliyor:

54 yıl nerede?

Bu soruyu sormamın özel bir nedeni var. Ben o dönemin gazetecisiyim. Eskişehir siyasetini yıllardır izledim; DSP’den CHP’ye uzanan sürecin tanığıyım. Dolayısıyla burada yalnızca bir tarih hesabından değil, siyasi hafızadan söz ediyoruz.

Ahmet Ataç’ın CHP’ye geçiş tarihi bellidir:

27 Şubat 2011.

O halde 2011’de CHP’ye geçen bir siyasetçi bugün nasıl “54 yıllık CHP’liyim” diyebiliyor?

Siyasette hafıza bazen seçime kadar unutuluyor olabilir. Fakat gazetecinin arşivi unutmaz.

Dün DSP vardı.

Yılmaz Büyükerşen vardı.

Belediye başkanlığı adaylıkları vardı.

Sonra CHP vardı.

Ve bütün bunların arasında siyasi dengeler, tercihler, ilişkiler ve makam mücadeleleri vardı.

Bunların üzerini çizip geçmişi yeniden yazmak kolaydır.

Ama gerçekler tabelayla değişmez.

Asıl mesele de zaten “hangi tarihte CHP’ye geçti?” sorusundan daha büyüktür.

CHP’ye geçmek CHP’li olmak için yeterli midir?

Eğer öyleyse parti üyeliği bir fikir ve mücadele meselesi değil, siyasi adres değişikliğidir.

Tam burada CHP’nin kendi içinden yetişen isimlerin hikâyesine bakmak gerekir.

Erman Gölet bunun önemli örneklerinden biridir. CHP örgütünde emek vermiş, Belediyecilik birikimi bulunan, parti kültürüyle yetişmiş isimlerin önünün açılmadığı dönemler yaşanırken, dışarıdan gelenlerin daha kolay makamlara taşınması bugün hâlâ sorgulanması gereken bir tercihtir.

Eskişehir siyasetinde Büyükerşen’in ağırlığı da bu nedenle ayrıca tartışılmalıdır.

Çünkü mesele yalnızca belediye başkanlığı değildir.

Mesele siyasi vesayettir.

Bugün Ataç “CHP’nin olmadık insanların eline kalması” ndan söz ediyor.

İyi de kim bunlar?

Dün birlikte yürüdükleri insanlar mı?

Dün kendilerine destek veren örgüt mü?

Yoksa bugün aynı siyasi çizgide olmayanlar mı?

İnsan sormadan edemiyor:

CHP sizin elinizdeyken iyi miydi, başkasının eline geçince mi kötü oldu?

Asıl ilginç olan ise şimdi “Yeni Parti” sahnesinin kurulması.

İsim yeni.

Peki zihniyet?

İşte sınav burada.

Çünkü tabela değiştirerek siyaset yenilenmez.

Eski alışkanlıkları yeni tabelanın altına taşırsanız, yeni parti değil, eski düzenin yeni şubesini kurarsınız.

“Üye bazında önseçim” deniliyor.

Pekâlâ.

O zaman hodri meydan:

Milletvekilliğinde önseçim.

Belediye başkanlığında önseçim.

Meclis üyeliklerinde önseçim.

İl ve ilçe yönetimlerinde gerçek üye iradesi.

Gençlerin önü açılsın.

Kimseye imtiyaz tanınmasın.

Kimse “bizim adamımız” diye taşınmasın.

İşte o zaman kimin demokrat, kimin koltuk demokratı olduğu ortaya çıkar.

Çünkü siyasette değişmeyen bir kural vardır:

Koltuktayken demokrasi, koltuk gidince mağduriyet!

Bugün “54 yıllık CHP’liyim” diyenlerin yarın yeni partide gerçekten üyeye güvenip güvenmeyeceğini de göreceğiz.

Sandık gerçekten kurulacak mı?

Örgüt gerçekten karar verecek mi?

Yoksa sandık kurulacak, sonuç önceden mi belli olacak?

Bunun cevabı, “yeni siyaset” iddiasının gerçek turnusol kâğıdıdır.

Ben gazeteciyim.

Arşivi bilirim.

Dünü bilirim.

Şehrin siyasi hafızasını bilirim.

O nedenle geçmişi yeniden yazmaya çalışanlara küçük bir hatırlatmam var:

Gazetecinin hafızası silinmez.

DSP rozetiyle başlayan hikâyeyi CHP’nin 54 yıllık mazisi diye anlatabilirsiniz.

DSP’ den baba ocağı CHP’ ye geçenlere hain dediğinizi unutmadık!

Bugün yeni bir tabela altında yeni bir siyasi hikâye de yazabilirsiniz.

Ama sandık gerçekten üyeye bırakıldığında bütün hikâyeler susar.

O gün herkes geçmişini değil, karnesini taşır.

Kim parti emekçisi?

Kim parti sahibi?

Kim de sadece koltuğunun emanetçisi?

İşte bunu kürsü değil, sandık söyler.

Ve o sandık bir gün gerçekten kurulursa…

Erken öten horozların sesi değil, gerçek siyasi ağırlığı duyulur

Siyasetin de bir hafızası vardır.

Sandıkların, kongrelerin, seçim otobüslerinin, afiş asanların, yağmurda çamurda kapı kapı dolaşanların, seçim geceleri sabahlayanların hafızası…

Ama nedense siyasetçiler makamlarına geldiklerinde bu hafıza bazen amneziye uğrar!

Dün birlikte yürüdükleri insanları bugün tanımazlar.

Dün omuz omuza verdikleri mücadeleyi bugün hatırlamazlar.

Dün arkasında durdukları örgüt, bugün birdenbire “olmadık insanların eline kalmış” oluverir.

İşte Faruk Özkan’ın Ahmet Ataç’ın açıklamalarına yönelik sözleri tam da bu noktaya işaret ediyor.

Özkan’ın sorusu aslında çok basit:

Dün beraber yürüdüğünüz insanlar bugün neden değersizleşti?

Bence asıl mesele burada.

Çünkü siyaset, dün alkışladığını bugün yuhalama sanatı değildir.

Siyasi rakip olmak başka şeydir; geçmişini inkâr etmek başka…

Bir insanın siyasi tercihi değişebilir. Başka bir partiye geçebilir. Yeni bir siyasi yol arayabilir. Buna kimsenin itirazı olamaz.

Fakat siyasi yol ayrılığı, geçmişi de beraberinde mezara götürmez.

Hele 54 yıllık bir örgüt tarihinden söz ediyorsak…

Orada yüzlerce kongre, binlerce seçim, milyonlarca oy ve görünmeyen devasa bir emek vardır.

Cumhuriyet Halk Partisi yalnızca belediye başkanlarından, ilçe başkanlarından, milletvekillerinden veya makam odalarında oturanlardan ibaret değildir.

CHP dediğiniz şey biraz da sandık başında bekleyen kadındır.

Mahalle mahalle dolaşan gençtir.

Seçim günü işinden izin alıp sandık başına koşan emekçidir.

Yıllarca hiçbir makam istemeden broşür dağıtan, afiş asan, üye kaydı yapan, seçim kaybedildiğinde bile örgütünü terk etmeyen insandır.

Kısacası örgüttür.

Ve örgütlerin en büyük sermayesi de hafızadır.

Bugün başka bir siyasi zeminde bulunanların dün CHP çatısı altında siyaset yapmış olması onların geçmişini yok etmez.

Tıpkı bugün CHP'de kalanların da dün birlikte siyaset yaptıkları insanları bir kalemde silme hakkı olmadığı gibi.

Çünkü siyaset, tapu kadastro müdürlüğü değildir.

Kimsenin üzerine kayıtlı değildir.

CHP de kimsenin kişisel mülkü değildir.

Asıl tehlike burada başlıyor.

Parti içi rekabet, demokratik siyasetin doğal parçasıdır. Adaylar yarışır, listeler yarışır, fikirler yarışır.

Ama rekabet kişisel hesaplaşmaya dönüştüğü anda siyaset küçülür.

Örgüt küçülür.

Parti küçülür.

Ve sonunda geriye sadece koltukların kavgası kalır.

Oysa koltukların ömrü vardır.

Listelerin ömrü vardır.

Başkanlıkların ömrü vardır.

Seçimlerin bile ömrü vardır.

Ama siyasi hafıza kalır.

Bugün “bizden” diye omuzlarda taşınan insan, yarın “onlardan” diye kötüleniyorsa burada biraz durup düşünmek gerekir.

Dün arkasından yürüdüğünüz insanın bugün neden değersiz olduğunu anlatmak zorundasınız.

Dün birlikte savunduğunuz örgüt bugün nasıl oldu da bir anda “olmadık insanların eline” kaldı?

Yoksa mesele gerçekten örgüt mü?

Yoksa mesele, örgütün iradesinin makam sahiplerinin iradesinden daha güçlü olmasından mı korkulması?

İşte siyasi tartışmanın düğümlendiği yer burasıdır.

Çünkü demokratik parti, liderin çevresinde toplanmış bir alkış korosu değildir.

Örgütün söz söylediği, üyelerin iradesini ortaya koyabildiği, farklı listelerin yarışabildiği, kaybedenin de kazananın da ertesi gün aynı çatı altında siyaset yapabildiği yapıdır.

Bunun adı demokrasi.

Ötesi?

Kongre dekoru eşliğinde iktidar mücadelesidir.

Şunu da unutmayalım:

Siyasi geçmiş silinmez.

Bugün hoşumuza gitmeyen bir insanın dün verdiği emek, bugün hoşumuza gitmediği için yok sayılamaz.

Dün beraber yürüdüğünüz insanları bugün küçümsemek, aslında yalnızca onları değil, kendi geçmişinizi de küçümsemektir.

54 yıllık CHP hikâyesi de tam burada bir sınavla karşı karşıyadır.

Mesele kimin hangi koltukta oturduğu değil.

Mesele, o koltuğa gelene kadar kimlerin hangi bedelleri ödediğidir.

Çünkü siyaset makamla başlar, makamla bitmez.

Koltuk geçer; örgüt kalır.

İsimler değişir; hafıza kalır.

Listeler değişir; emek kalır.

Ve tarih, dün söylediklerini bugün inkâr edenlerden çok, dün ne söylediyse bugün de onun hesabını verebilenleri hatırlar.

Siyasetin asgari ahlakı da budur:

Dün birlikte yürüdüğün insanı bugün yok saymayacaksın.

Çünkü insan bazen rakibini değil, kendi geçmişini küçümserken yakalanır.