Bir finansal skandalın en tehlikeli aşaması, paranın kaybolması değil, hesabını kimin vereceğinin tartışılmaya başlanmasıdır. Bugün AK Parti'nin yaşadığı iç çatlağın temelinde de bu gerçek yatıyor.
Parti içinde bir kanat, skandalın üzerine gidilmesini, sorumluların tasfiye edilmesini ve kamuoyuna gerçek bir arınma tablosu sunulmasını savunuyor.
Diğer kanat ise şeffaflığın, yalnızca birkaç kişiyi değil, bütün siyasi ve bürokratik ilişkiler ağını açığa çıkaracağından korkuyor.
İktidar böylece iki tercih arasında sıkışıyor: Ya kendi içindeki ilişkiler ağını sorgulayacak ya da bu ilişkileri korumak uğruna siyasi güvenilirliğini kaybedecek.
Üstünü örtme çabası ise toplumun gördüğü gerçeği değiştirmiyor.
Paranın izi nerede?
Fonlarda ne kadar para kaldığı, milyarlarca liralık varlığın ne kadarının geri alınabileceği hâlâ açıklığa kavuşmuş değil. Öncelikli yapılması gereken, sorumluların mal varlıklarına tedbir konulması ve yurt dışına çıkarılan paraların izinin sürülmesidir.
Fatma Betül Sayan Kaya'nın Özata Denizcilik hisselerini elden çıkarması ve hisselerin Tera tarafından satın alındığı yönündeki iddialar da açıklığa kavuşturulmalı.
Kriz öncesinde içeriden bilgi kullanılarak bazı isimlerin pozisyon aldığı şüphesi varsa, bunun cevabı işlem kayıtlarıyla verilmelidir.
Bakan Mehmet Şimşek'in perde arkasında para iadesi için baskı yaptığı, Adalet Bakanı Akın Gürlek'in ise iadenin hukuki süreci durdurmayacağını söylediği yönündeki iddialar da araştırılmalıdır.
Burada önemli bir hukuki ayrıntı var. Piyasa dolandırıcılığı, TCK 107'de değil, Sermaye Piyasası Kanunu'nun 107. maddesinde düzenleniyor. Maddenin üçüncü fıkrası belirli koşullarda etkin pişmanlık hükümleri öngörüyor.
Ancak bu düzenlemenin kimlere, hangi koşullarda uygulanacağı kamuoyundan gizlenemez.
Borsa'da manipülasyon, denetimde zaaf
Tera, Peker GYO, Destek, Gündoğdu Gıda ve Kiler Holding hisseleri üzerinden yürütüldüğü ileri sürülen işlemler, fon skandalının ötesinde bir piyasa güveni sorununa işaret ediyor.
Özellikle Kiler Holding hisselerindeki olağanüstü yükseliş ve ardından yaşanan sert düşüş, küçük yatırımcıların ağır kayıplarını gündeme getirdi.
Şirket yöneticilerinin yükseliş sırasında sessiz kalıp çöküş başlayınca finansal işlemlerden haberdar olmadıklarını söylemeleri yeterli bir açıklama değildir.
Dahası, BIST 30 gibi güven algısı yaratan endekslerde yer alan şirketlerin denetimi ve yatırımcının bilgilendirilmesi konusunda SPK'nın sorumluluğu sorgulanmalıdır. Endekste bulunmak devlet garantisi değildir; ancak piyasa gözetimi de göstermelik olamaz.
MASAK neden göremedi?
5549 sayılı Kanun'un 19/A maddesi, şüpheli işlemlerin yedi iş gününe kadar ertelenmesine imkân tanıyor. Eylül ayında 442 kişiye ait 401 milyar liranın yurt dışına çıkarıldığı iddiası doğruysa, bu para hareketlerinin hangi bankalardan ve aracı kurumlardan geçtiği açıklanmalıdır.
Bankalar şüpheli işlem bildirimlerini yaptı mı?
MASAK gerekli incelemeleri gerçekleştirdi mi? SPK, Borsa İstanbul ve diğer kurumlar arasında bilgi akışı nasıl sağlandı?
Paylaşılan istatistiklerde şüpheli işlem bildirimleri içindeki dolandırıcılık oranının 2021'de yüzde 4,3'ten 2024'te yüzde 20'ye, 2025'te yüzde 65,3'e yükseldiği belirtiliyor.
Bu oranların aynı hesaplama yöntemiyle doğrulanması gerekiyor. Ancak tablo doğruysa finansal sistem açısından alarm zilleri çoktan çalmış demektir.
Artık mesele birkaç kişinin cezalandırılması değildir. Mesele, milyarlarca liralık para hareketleri yaşanırken denetim kurumlarının nerede durduğudur.
Çünkü bir ülkede yalnızca yatırımcının parası değil, sisteme duyduğu güven de buharlaşıyorsa ortada basit bir borsa kazası yoktur.
Titanik buzdağına çarpmıştır. Şimdi mesele, gemiyi kimin batırdığından önce, buzdağını görenlerin neden sustuğudur.